20 Kasım 2008 Perşembe

FENG SHUI'NIN 4 ELEMENTİ

Çinlilere göre dünyadaki her şey beş elementin bir parçasıdır: ateş, toprak, ahşap, su ya da metal. Bu elementler yaptığımız her şeyi etkiler. Ch'i enerjisinin kendisini gösterdiği beş farklı yol vardır.

Burçlarımızda beş element de bulunur. Her elementin miktarı bizim kişiliğimizi ve yaşamdaki başarımızı belirler. Burçlarımızdaki beş elementi dengeleyerek, üzerlerimizdeki etkisini açıklamak için son derece yetenekli bir astrolog gerektiğini unutmayalım.

Ahşap

Ahşap, yaratıcı ve yenilikçidir. Haritamızda bu elementten fazlaca varsa, bir biçimde mutlaka yaratıcıyızdır. Ahşap katlanabilir ve eğilebilir, söğüt gibi; ya da güçlü ve serttir, meşe gibi. Sosyaldir ve toplum bilinci gelişmiştir.

Ayrıca renklerden yeşili, mevsimlerden ilkbaharı ve yönlerden doğuyu temsil eder. Doğum ve çocukluk demektir. Pekin'deki Yasak Kent'in doğu bölümündeki binalar genç prense ev sahipliği yaptığı için yeşil kiremitlerle kaplıdır.

Ateş

Ateş, enerji ve heyecan verir, ama aynı zamanda tehlike işaretidir de. Çok fazla ateş olduğu zaman yıkıcı olabilir. Ateş ısıtır ve neşelendirir, ama yakar ve yok edebilir de. Ateş doğal liderin elementidir. Ateş kırmızı, yaz, güney demektir. Ateş ergenlikten önceki büyüme yıllarıdır.

Toprak

Toprak, denge verir, aynı zamanda mesken ve yasal işler anlamına gelir. Toprak sabırlı, adil, onurlu, yöntemlidir. Ancak zorlayıcı ve fazla isteyen de olabilir. Sarı renk, merkez ve ilk gençlik yıllarıdır.

Metal

Metal (sık sık altın da kullanılır), hasat, iş ve başarıdır. Burada sözü edilen başarı, genellikle maddi başarıdır. Olumsuz yanında sert ve yıkıcı olabilen kılıç ya da bıçak vardır. Rengi genellikle beyazdır ama altın sarısı da kullanılır. Sonbahar ve batı demektir. Olgunluk yıllarını temsil eder. Pekin'deki sarayda imparatoriçenin daireleri batı kanadındadır ve beyaza boyalıdır.

Su

Su, yolculuk, iletişim ve öğrenme demektir. Edebiyat, sanat ve basın yayınla ilişkilidir. Yumuşak (tatlı bir yağmur) ya da şiddetli (tayfun) olabilir. Su tüm canlıları besler, kayaların en sertini bile zamanla öğütür. Siyah, kuş ve kuzey demektir. Yaşlılık dönemidir.

MİTOLOJİ'DEN ATLANTİS

Yunan ilkçağında mythos yaratma işine koyulmamış hiçbir yazar yoktur. Filozoflar bile bu çabaya katılırlar, en başta da Platon. Bazı diyologlarının sonunda, gerçekdışı ve gerçeküstü bir düzeni örnek olarak göstermek için canlandırdığı öbür dünya efsaneleri bir yana, Timaios ve Kritias diyaloglarında, başka hiçbir kaynakta izine rastlanmayan bir yitik ülke masalı uydurur. Bunu niçin yapar? Timaios'ta Atina'lı devlet adamı ve şair Solon'un Mısır'a gidişi anlatılır, Nil deltasında bulunan Sais kentinin rahipleriyle konuşur Solon, biri ona şöyle der (Tim. 22 b):


“— Ey Solon, Solon, siz Hellen'ler hep çocuk kalırsınız, yaşlanmış bir tek Hellen yoktur.

— Ne demek istiyorsun?

— Ruhunuz genç hepinizin, çünkü eski bir geleneğe dayanan ne bir görüşünüz var, ne de zamanla kocalmış bir bilginiz.”

Bu sözün doğruluğu en iyi mythos'ta görülür, zaman kavramı bilmez mythos, tarih dışı insan gerçeklerini yansıtmak, canlandırmak ve Atina devletine dokuz bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarih yaratmak hevesine kapılmış olsa gerek. Her neyse, günümüze dek romanlara, filmlere konu olan ve tarihçilerle coğrafyacıların üstünde kafa patlattıkları Atlantis efsanesi, Timaios diyalogunda başlayıp, bitmemiş Kritias diyalogunda yarıda kalıyorsa da, şöyle Özetlenebilir:

Atlantis, Batıda Herakles sütunları (Cebelitarık) yoluyla Akdeniz'den Okeanos'a çıkıldığı yerde karşılaşılan büyük bir ada ve çevresindeki takımadalara verilen admış. Korkunç depremler sonucunda suların altına gömülen bu ada bir zamanlar Libya ile Asya'nın bir arada kapladıkları alandan daha yaygınmış. Dünyanın kuruluşunda tanrılar yeryüzünü aralarında paylaşırken, Atina, tanrılardan Athena ve Hephaistos'a, Atlantis de Poseidon'a düşmüş.

Atlantis yerlilerinden Euenor'un bir kızı varmış. Poseidon, bu kızı sevmiş, onu merkez adaya bir kaleye yerleştirmiş ve beş kuşak erkek çocuk yetiştirmiş onunla birlikte. Tanrı sonra adayı on bölgeye bölmüş, en büyük oğlu Atlas'ı hepsinin kralı olarak öbür oğulları arasında dağıttığı bölgelerin başına getirmiş. Atlantis bitkileri, hayvanları ve özellikle madenleriyle çok zengin bir ülkeymiş: altın, bakır, demir ve "oreikhalkos" (yani dağ bakırı) diye ateş gibi parlak bir madeni varmış; yöneticiler surlar, köprüler, kanallar ve tünellerle bezenmiş kentler, limanlar kurarak ülkeyi son derecede uygar bir hale sokmuşlar.

Ülkenin sosyal yapısı, askerlik durumu üstünde durup, başkentte yılda bir yapılan bir törene ve bu tören sırasında kesilen boğa kurbanlarına değindikten sonra, Kritias diyalogu birdenbire kesilir. Ancak Timaios diyalogunda Mısırlı rahibin ağzından öğrenilen Atina'nın dokuz, on bin yıl önce bu ülkeyle savaşa giriştiğidir. Atlantis fazla güç kazanmış ve Akdeniz'in büyük uluslarını köle durumuna sokacak bir saldırıya geçmiş de, Atina hem kendini, hem de bütün komşularını tek başına kurtarmış bu afetten. Ne var ki, bir gece deprem Atlantis'i haritadan silince, Atina'nın oraya gönderdiği ordu Atlant'larla birlikte yok olur.

Atina'nın bu eski tarihi üstünde hiçbir bilgisi olmayışı, bu ünlü olayı bir Mısır’lı rahibin ağzından öğrenmesi bütün öyküyü Platon'un uydurduğu kanısını uyandırmakla beraber, insanda tuhaf bir izlenim bırakmaktadır. Hiçbir zaman çözülememiş bu gizdir ki, Timaios ile Kritias diyaloglarının ütopya, yani hayal beldeleri anlatan öyküler arasında özlü bir yer tutmasına yol açar

İzleyiciler

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar