19 Kasım 2008 Çarşamba

LOSTUN BİLİNMEYENLERİ




Dördüncü sezon sona erdi ama Lost'ta heyecan ve merak dinmiyor.

Terry O'Quinn tarafından canlandırılan John Locke karakteri dizinin başlangıcından itibaren çarpıcı bir figür olarak yer aldı. Bilim-kurgu ve metafiziğin içiçe geçtiği gizemli bir öykü anlatan LOST dizisi gösterildiği her ülkede büyük ilgi uyandırdı. Dizinin anlattığı öykü o kadar çarpıcı ve öylesine gizemlerle dolu ki, dünyanın pek çok yerindeki insanlar dizinin anlattığı olaylar hakkında durmaksızın yeni teoriler geliştiriyorlar.

Ancak dizinin yapımcı ve senaristleri de kendi sırlarını titizlikle korumaya devam ediyorlar. Dizinin iki sezon daha devam edeceği düşünülürse, iki yıl kadar bir süre boyunca bu dizide anlatılan öykünün bütününü ve içerdiği kodları merak etmeye devam edecekler.

Dizide yer alan üç karakter (ki bu karakterlerden biri çoktan öldü) aydınlanma çağının çok önemli üç İngiliz düşünürünün adını taşıyorlar.

NEDEN BU İSİMLER SEÇİLDİ?

Lost dizisinde ortaya atılan pek soru ve gizem var ki TV başındaki izleyiciler bunları çözmek için uğraşıp duruyor. Anlaşılan o ki dizinin final bölümüne kadar da bu gizemli sorular devam edecek.

Dizideki karakterlerinin isimlerini aldığı İngiliz filozofların kim olduklarını ve felsefe tarihindeki önemlerini açıkladığımızda, Lost dizisinin gizemini çözme yolunda önemli bir adım atmış olacağınıza inanıyoruz.

İşte isimlerini felsefe tarihinden alan üç LOST karakteri:

1. Edmund Burke: Bu karakteri (şimdilik) tek bir bölümde izledik. 3. sezonun 7. bölümü olan 'Not in Portland' adlı bölümde Juliet Burke'ün (Elizabeth Mitchell) hayatına geri dönüş yaptığımızda, Juliet'in eski kocası Edmund Burke ile tanışmıştık. Zeljko Ivanek'in canlandırdığı Dr. Edmund Burke, Juliet ile aynı laboratuarda çalışan ama başkalarının araştırma projelerini kendine mal etmeye çalışan hasis ve güvenilmez bir tipti. Kendisine çarpan otobüs yalnızca onun ölümüne yol açmakla kalmamış, Juliet'in için Ada'ya giden yolu da açmıştı.

Gerçek Edmund Burke ise (1729 -1797) İrlanda kökenli bir İngiliz devlet adamı ve yazar olup Amerikan kolonilerinin bağımsızlığına destek vermiş ancak Fransız devrimine kesinlikle karşı çıkmıştı. Anglo-Amerikan muhafazakarlık ideolojisinin kurucusu olarak kabul edilir.

2. David Hume: Henry Ian Cusick tarafından canlandırılan Desmond Hume karakteri ilk olarak bir 'inanç ve bilim adamı' olarak görünmüştü daha sonra ise "live together, die alone" (birlikte yaşar, yalnız ölürüz) sözüyle akıllarda ve gönüllerde kendine yer buldu. Desmond'ın daha önceki hayatındaki gelişmeleri izlerken birden gördük ki bu karakterin tam adı David Desmond Hume.

Gerçek David Hume (1711 - 1776) İskoçya kökenli filozof, iktisatçı ve tarihçi olup, Batı felsefesinin en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir. İnsan zihninin ve potansiyelinin kavranabilmesi için ilahi bilimlerin yeterli olmayacağını, ancak deney ve gözlemler yoluyla gerçek bilgiye ulaşılabileceğini ileri sürmüş olan Hume, Isaac Newton'ın bilimsel devrimci yaklaşımlarından çok etkilenmişti.

3. John Locke: Terry O'Quinn adlı aktör tarafından canlandırılan John Locke karakteri dizinin başlangıcından itibaren çarpıcı bir figür olarak yer aldı. Kötürüm olarak geldiği adada tekrar yürüme becerisine kavuşan Locke, adada sakin ve akil bir adam izlenimi verdi. Ancak geri dönüşlerden anladığımız kadarıyla adaya gelmeden önce son derece sinirli ve duygusal bir figür olarak görünüyordu. Dördüncü sezonun finalinde 'Ötekilerin' liderliğine kadar yükselen John Locke 'adada kalmak' konusunda çok ısrarlıydı.

Gerçek John Locke (1632 - 1704) çok önemli bir İngiliz filozofu olarak kendisinden sonra gelen çok sayıda düşünürün zihin haritalarını değiştirmiş ve İngiliz siyasi felsefesinin oluşumuna büyük katkılarda bulumuştur. Liberalizm ilkesinin temellerini atan Locke, bireyin özgür iradesini önplana çıkaran 'deneyci' bir düşünce tarzını savundu. Görüşleriyle hem Fransız devrimini hem Amerikan devrimini etkiledi. Bugün 'bireysel kimlik' veya 'kişilik' olarak nitelendirdiğimiz kavramlar üzerinden insanı inceleyebiliyorsak, bunu John Locke'a borçluyuz.

ISSIZ ADAM

30’larındaki Alper, gurme sayılacak düzeyde yemek kültürü olan, kendi restoranının sahibi iyi bir aşçıdır.

Lüks yaşamayı sever. İşinde başarılıdır ama özel yaşantısını düzene sokamamıştır; her gün farklı kadınlarla birlikte olur.

Hayatını, yaptığı yemekler, günübirlik ilişkiler ve paralı kadınlar üçgeninde yaşar. Ama günün birinde Beyoğlu’nun arka sokaklarında, aradığı eski plak için bir kitapçıya girmesiyle hayatının akışı değişir.

Ada, 20’lerinin sonlarında, çocuk kostümleri tasarlayıp diken, Alper’in hareketli yaşamının aksine son derece mütevazı bir hayat süren, fazla iniş çıkışlar yaşamayan genç güzel bir kadındır.

Bir gün eski bir kitabı bulabilmek için Beyoğlu’nda dolaşırken Alper ile aynı kitapçıya girer. Çapkın bir adam olan Alper, Ada’nın güzelliğinden etkilenerek onu takip etmeye başlar. Ada’nın aradığı kitabı bulmuştur. Ada’yı işyerine kadar takip ederek tanışma bahanesiyle kitabı ona verir.

Yaşamlarında ilk defa karşılaştıkları tutkulu aşkın ilk sinyalidir bu. Alper kopamadığı özgür hayatının içinde Ada’ya yer açmaya çalıştıkça, yaşamının daraldığını fark eder. Aşkı ve özgürlüğü arasında kalan Alper’in sıkışmışlığını fark edemeyen Ada ise, kendini aşkın rüzgârına kaptırmıştır …

Türü: Dram
Ülke: Türkiye
Yapım Yılı: 2008
Yönetmeni: Çağan Irmak
Oyuncular: Cemal Hünal, Melis Birkan, Yıldız Kültür, Şerif Bozkurt
Senaryo: Çağan Irmak
Müzik: Aria

EN İYİ 20 KORKU FİLMİ







En iyi korku filmleri insanı derinden huzursuz eden filmlerdir. Karanlık bir kabus veya kötü bir çocukluk anısı gibi biliçaltınıza yerleşir ve asla aklınızdan çıkmazlar.

Yaşayan Ölülerin Gecesi
Vampir Nosferatu
Sapık Aklınızda bu derece derinden yer edinmiş korku filmleri, sizi kemiklerinize kadar ürpertebilir. Burada seçilen korku filmleri ise zaman sınavını geçmiş ve hatta şarap gibi aradan geçen süre içinde değerlerini daha da arttırmış olan filmler.

Bu filmlerin arasına bazı yeni filmler de eklendi çünkü onların tarihsel önemini belirleyebilmek için henüz çok erken. Yönetmenlik, oyunculuk ve orijinallik açısından incelediğimiz bu filmleri 'ne kadar korkutucu' oldukları anlamında da değerlendirdik.

Şüphesiz başka dillerde -bilhassa Uzak Doğu'da çekilen korku filmlerinin de orijinal bir anlamı vardır ancak bu listedeki filmler İngilizce dilinde yapılmış filmlerden seçildi. Bunu yaparken de TV dizisi olarak çekilen ya da bilimkurgu unsurlarla birlikte çekilen (Sinek ve Alien gibi) korku filmleri değerlendirme dışı bırakıldı.

Filmler yapım yıllarına göre eskiden yeniye doğru sıralanmıştır.

NOSFERATU - 1922 ve VAMPİR NOSFERATU - 1979 F. W. Murnau'nun sessiz film olarak çektiği orijinal filmde ekspresyonist bir ışıklandırma kullanılmıştı. Max Schreck sinema tarihinde en iğrenç ve patetik vampir karakteri olarak yerini aldı. 1979'da Werner Herzog'un yeniden çektiği versiyon ise her bakımdan korku sinemasının hakkını vermekle kalmadı diğer bütün vampir filmlerini açık ara geride bıraktı.

FRANKENSTEIN - 1931 İnsan yapımı bir canavarın anlatıldığı James Whale'in klasik eseri bugün bakıldığında ilk gösterime girdiği zamanlardaki kadar korkunç değil, orası kesin. Ancak hala 'olağanüstü bir trajedi' olarak övgüyü hakediyor. Canavar rolündeki Boris Karloff'un görsel etkisi yıllarca hafızalarımıza kazındı ama çılgın ve manyak rolündeki Colin Clive'ın performansını da asla unutmamak lazım. Filmin en korkunç sahnelerinden biri (kör kızın boğulmasıyla ilgili olan sahne) önce kesildi sonrada 1987'de filme tekrar eklendi.

DRAKULA - 1931 Bela Lugosi hayatının en önemli rolünü oynamıştı. Bu eski ve klasikleşmiş filmin öyle çarpıcı sahneleri vardır ki sanki sessiz film olarak çekildiği zannedilir.

MUMYA - 1932 Karl Freund'un etkileyici ışık kullanımları ve Boris Karloff'un performansı, mumya filmleri arasında bu filmi en ön sıraya çıkarıyor. Daha ziyade macera filmi olarak çekilen 1999 tarihli film, bu orijinal versiyonla karşılaştırıldığında çok çocuksu ve sanattan yoksun kalıyor.

DR.JEKYLL VE MR.HYDE - 1932 Frederic March'ın hem zeki bir doktor hem de onun canavar ruhlu alter-egosunu canlandırırken gösterdiği performans, kazandığı Oscar ödülünü gerçekten hakediyordu. John Barrymore'un çektiği sessiz sinema versiyonu da izlemeye değer.

UCUBELER - 1932 İlk dönemlerdeki korku filmleri ustası Tod Browning bu filmi çekmek için gerçek hayatlarında 'fiziksel çirkinlikleriyle sahneye çıkan' bir grup insanı bir araya getirmişti. Filmde anlatılan öyküde ise bir grup 'ucube'nin (freak) güzel görünüşlü fakat şeytani ruhlu karakterlerden intikam alması anlatılır. Orijinal versiyonun pek çok kısmı Amerika'da sansürlenmiş, İngiltere'de ise tamamen yasaklanmıştı. Stephen King 'Danse Macabre' (1982) adlı kitabında, kendi çocukluğunda izlediği korku filmlerinden nasıl etkilendiğini anlatırken bu filmden özel olarak bahseder.

FRANKENSTEIN'IN GELİNİ - 1935 Boris Karloff'un Frankenstein canavarı, korku filmleri tarihindeki en trajik figürdür. Bu filmde ise canavar, bu sefer de kendisine bir eş yapması için yaratıcısını tehdit eder. Bazı bakımlardan efemine Dr. Pretorious'un canavara zaten bir 'eş' olduğu fikrinden hareketle bu filmin bir takım 'gay' temaları akıllı bir üslupla aktardığı da söylenebilir. Her bakımdan 1931 yapımı Frankenstein filminden daha iyiydi.

KURTADAM - 1941 Bu filmdeki kurtadam Larry Talbot rolüyle Lon Chaney Jr. ölümsüzlüğe ulaştı ama yardımcı rollerdeki Claude Rains ve Evelyn Ankers de mükemmel performans göstermişlerdi. Jack Pierce'in yaptığı makyaj ise gerçekten muhteşemdi.

KÖTÜ TOHUM - 1956 Kendi annesinin canice cinayetler işleme eğiliminin 9 yaşındaki masum görünümlü kızına da geçmesinden korkan bir annenin öyküsü. Patty McCormick korku filmleri tarihinin en ürkütücü performanslarından birini gösterdi.

SAPIK - 1960 Anthony Perkins ve Janet Leigh'in başrollerde oynadığı Alfred Hitchcock'un bu şok edici başyapıtı korku sinemasında bir devrim yaptı. İlk defa bu filmle birlikte 'insan psikolojisi' korku filminin odak noktasına yerleşmiş oluyordu. Bernard Herrmann'ın performansı filmde hissettiğimiz korkuyu daha da derinleştirdi. Anthony Perkins ise Norman Bates rolünde üç defa daha kamera karşısına geçti ama ilk filmdeki başarısını asla yakalayamadı.

KUŞLAR - 1963 Klostrofobi temasını da içeren 'saldıran kuşlar' teması, Hitchcock'un en iyi çalışması değildir. Gene de akılda kalıcı dehşet sahneleriyle bu film takdir edilmeyi hakediyor. Çiftlik evinde kısılıp kalan insanlar fikri, daha sonra 'Yaşayan Ölülerin Gecesi' filmini etkilemiştir.

ROSEMARY'NİN BEBEĞİ - 1968 Roman Polanski'nin bu filminde şeytani özelliklere sahip bir çocuğun doğumu hem karanlık hem de komik bir öykü çerçevesinde anlatılırken arka planda feminist bir mesaj da izleyicilere iletilir. Mia Farrow ve John Cassavetes'in performansları da takdiri hakediyor.

YAŞAYAN ÖLÜLERİN GECESİ - 1968 George Romero'nun bu müthiş zombi filminde adeta otantik bir belgesel film izliyormuş hissine kapılırız. Daha sonraları bu film pek çok zombi filmine ilham verdi ve hatta 1990'da tekrar çekildi. Zombi kızın kendi babasını parçaladığı sahne, sinema tarihindeki en korkunç sekanslardan biridir.

ŞEYTAN - 1973 William Friedkin'in bu müthiş filmde şeytan tarafından ele geçirilen küçük kızın (Linda Blair) öyküsünü son derece inandırıcı makyaj ve korkunç görüntü efektleri eşliğinde izleriz. 2000'de piyasaya çıkarılan 'geliştirilmiş' özellikli versiyonda bazı korkunç sahneler de eklenmişti ama filmin konteksti içinde bu eklemelerin ne kadar işe yaradıkları tartışılır.

JAWS - 1975 Pek çok genç ve çocuk bu filmi izlerken sinemada gözlerini kapatmaktan kendini alamadı. Bu filmin gösterildiği yıllarda pek çok insan korkudan denize giremedi. Peter Benchley'in romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg'ün yaptığı bu filmin başrollerini Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss paylaşmış, film üç Oscar ödülü almıştı.

CARRIE - 1976 Stephen King'in romanından çok şık biçimde uyarlanıp Brian De Palma tarafından yönetilen bu filmdeki mezuniyet balosu sahnesi o kadar klasik oldu ki sonradan defalarca taklit edildi.

ELM SOKAĞI KABUSU - 1984 Robert Englund'ın canlandırdığı Freddie cinayete kurban gitmiş bir katil olup, kendisini öldürenlerin çocuklarına -gördükleri rüyalarda- saldırmaktadır. Düşük bütçeyle çekilen bu filmin şaşırtıcı başarısı sekiz gereksiz devam filminin ve bir TV dizisinin çekilmesine yol açtı.

KUZULARIN SESSİZLİĞİ - 1991 Jonathan Demme'nin popüler filminde sergilenen yamyam bir seri katilin kendine has cazibesi çok büyük etki yarattı. Anthony Hopkins'in canlandırmasıyla Hannibal Lecter karakteri sinema tarihindeki en önemli kötü adamlardan biri oldu.

YEDİ - 1995 David Fincher'in bu filmi diğer pek çok korku filminden daha korkunçtur çünkü seyircinin hayalgücüne çok şey bırakıyor. Morgan Freeman ve Brad Pitt detektif rolünde gerçekten mükemmel.

BLAIR CADISI - 1999 Oldukça emprovize bir tarzda -sanki bir belgesel filmmiş gibi- çekilen bu film 90'ların en gerçekçi ve akılda kalıcı korku filmi oldu.

Çocuklar ve gençler için en iyi 20 film

İngiliz hükümeti, çocuklara ve gençlere sinema sevgisini aşılamak üzere özel bir proje başlatıyor.


İngiliz hükümetinin çocuklara ve gençlere sinema sevgisini aşılamak üzere giriştiği projenin ardından The Times gazetesi çocuk ve gençlere tavsiye edilebilecek en iyi 20 filmden oluşan bir liste yaptı.

Arşivinizde bu filmleri bulundurmak yalnız çocuklara değil büyüklere de tavsiye ediliyor:

1. E.T.: The Extra-Terrestrial (Steven Spielberg, 1982)
Bütün yaşlar için uygun

2. Cinema Paradiso (Giuseppe Tornatore, 1988)
Bütün yaşlar için uygun

3. 101 Dalmaçayalı (Wolfgang Reitherman, Hamilton Luske, Clyde Geronimi, 1961)
Bütün yaşlar için uygun

4. Legally Blonde (Robert Luketic, 2001)
Bütün yaşlar için uygun

5. The Wizard of Oz (Victor Fleming, 1939)
Büyüklerin de tekrar tekrar seyretmesi şart

6. The Jungle Book (Wolfgang Reitherman, 1968)
Bütün yaşlar için uygun

7. Beautiful Thing (Hettie Macdonald, 1996)
Biraz küfürlü konuşma var.

8. Ghostbusters (Ivan Reitman, 1984)
Büyük çocuklar için uygun

9. Oh, Mr Porter! (Marcel Varnel, 1937)
Bütün yaşlar için uygun

10. School of Rock (Richard Linklater, 2004)
Bütün yaşlar için uygun

11. Edward Scissorhands (Tim Burton, 1991)
12 yaşından büyük çocuklar için

12. Heathers (Michael Lehmann, 1989)
12 yaşından büyük çocuklar için

13. Spirited Away (Hayao Miyazaki, 2003)
10 yaşından büyük çocuklar için

14. Chitty Chitty Bang Bang (Ken Hughes, 1968)
Bütün yaşlar için uygun

15. Willy Wonka/Charlie and the Chocolate Factory (Mel Stuart/Tim Burton, 1971/2005)
Bütün yaşlar için uygun

16. Grease (Randal Kleiser, 1978)
16 yaşından büyükler için

17. Blade Runner (Ridley Scott, 1982)
16 yaşından büyükler için

18. The Sound of Music (Robert Wise, 1965)
Bütün yaşlar için uygun

19. The Rocky Horror Picture Show (Jim Sharman, 1975)
12 yaşından büyük çocuklar için

20. Monty Python and the Holy Grail (Terry Gilliam, Terry Jones, 1975)
12 yaşından büyük çocuklar için

ÜNİVERSİTE İÇİN TERCİH YAPARKEN NELERE DİKKAT ETMELİ

Öğrenci Seçme Sınavı sonrasında bilinçli ve doğru bir tercih listesi yapmak çok önemlidir.
Mezun olduktan sonra rahat iş bulabilmeniz için üniversitenin marka değeri, eğitim sistemi, sosyal faaliyetleri, yurtdışı bağlantıları ve sizin yapmak istediğiniz meslekle ilgili bölümlerine dikkat ediniz.

2008 ÖSS’de Ortak Test adı verilen Türkçe, Sosyal Bilimler- 1, Matematik- 1, Fen Bil- 1 testlerinden tercih edilebilecek yükseköğretim programlarında alan değişikliği yok.

Meslek Lisesi çıkışlı adayların tercih yapması için Ortak Testleri çözmesi yeterli oldu. Puanlarıyla SAY-1, SÖZ-1 ve EA-1 puanlarına göre lisans programlarını tercih ederken, alan tercihinde ek puan alacaklar.

Lise çıkışlı adaylar SAY-2, SÖZ-2, EA-2 puanlarıyla lisans programlarını, SAY-1, SÖZ-1, EA-1 puanlarıyla da, bazı lisans programlarını, isterlerse de sınavsız geçişten boş kalacak ön lisans programlarını veya Açıköğretim Fakültesi programlarını tercih edebilir.

Tüm adaylar alanı ne olursa olsun, programın aldığı aynı puan türüne göre yerleştirilecek. Örneğin; bir fen öğrencisi mühendislik tercihlerine SAY-2 puan türüne göre yerleşirken, ortak alanı olan, puanı düşmeden yerleşebileceği işletme ya da iktisat bölümüne EA-2 puanı ile yerleşecek.

Puan hesaplamalarında kullanılan veriler, puan türlerindeki değişikliğe, testlerin ortalama ve standart sapmalarına göre değişebilir. Bu nedenle bu yılın puanları geçen yılla örtüşmeyebilir. Sıralama ve puan türü değişen bölümlere dikkat etmelisiniz.

Seçilen bölümün kontenjanının artmış olması, taban puanını değiştirir. ‘Keşke x bölümünü yazsaydım, puanım yetecekmiş’ dememek için, başarı sırası sizden daha yukarıda görünen bölümlere de tercih listenizde yer verin.

Postmodernizm nedir?




Postmodernizm kavramı İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıktı.
Savaşın yarattığı korkunç yıkım Batı dünyasının ahlaki ve etik değerlerini altüst etmişti. O zamana kadar entellektüel çevrelerde geniş kabul gören dünya görüşü ve anlayış (ki buna o zamanlar 'modern düşünce' deniyordu) geçerliliğini kaybetmeye başladı.

Yani 'daha iyi ve daha güzel bir dünyaya duyulan özlem ve hayaller' artık sona ermişti. 'Toplumsal refah' , 'anlamlı bir hayat' vb. kavramlardan geriye bir avuç hayalkırıklığı kalmıştı.

Freud ve Marx'ın yöntemleriyle insan ve toplumun kavranabileceği, değiştirilebileceği ve geliştirilebileceğine dair inanç da yavaş yavaş ortadan kalktı. İşte postmodernizm terimi, bir önceki dönemden kopuş anlamında, 'modernizm'in sonrasını, 'ötesini' belirtmektedir.

Postmodernizm aynı zamanda, İkinci Dünya Savaşı ertesinde sanat, edebiyat ve bilimsel etik alanındaki inançların ve iyimserliğin kaybolmasını ifade eden bir düşünce biçimi olarak da tanımlanabilir.

Modernizmin kaybolmuş düşlerinin yerine; postmodernizm yeni bir ütopya koymak amacında değildi. Postmodernizm, yeni bir lisan, yeni kavramlar getirerek, modernist vizyonun gözden kaçırdığı açıları ve ufukları farketmemizi amaçlamaktaydı. Bu yeni dil dinamik bir oyuna benzetilebilir: anlamlar sürekli değişmekte ve gelişmektedir.

Postmodernizmi anlamak, aslında bu yeni dili okuyabilmek ve anlamak anlamına geliyordu. Bu da kolay iş değildi doğrusu.. Birilerinin çıkıp bu yeni dilin yorumunu ve aslında ne anlamlara geldiğini de açıklaması gerekiyordu.

O zaman da ortaya bir çok garip tanımlama çıktı: dil oyunu, metaforik yapı, parazitsel lisan, mevcudiyet metafiziği vs..vs.

Tam da bu noktada "Bu da ne demek?" sorusunu sormayı öğrenmemiz gerekiyor. İçimizdeki dinamik bir güç; başkaları bizi aptal veya cahil sanmasın diye bu soruyu sormamızı engellemekte.

Postmodernizmin yumuşak karnı (aynı zamanda postmodernizmi anlamanın anahtarı) işte burası:
"Yani sen ne demek istiyorsun şimdi? Bu da ne demek?" sorularını sorabilmeli ve bu soruya verilecek açık ve inandırıcı bir yanıtın takipçisi olabilmeliyiz.

Sanatsal anlamda ise postmodernizm; filmlerde, televizyonda, gazete karikatürlerinde ve pop müzikte 'kitle kültürünü' üstün kılarak, 'yüksek sanatlara' yaslanan elitizmi tahtından indirme şeklinde kendini gösterir.

Bunu biraz açacak olursak: Resim, heykel, tiyatro, bale ve klasik müzik gibi anlaması ve tadına varılması belli bir kültür birikimi gerektiren sanatlara 'yüksek sanat' deniyor. Bunlar, adı üstünde 'yüksek' olduğundan bunlara herkes erişemiyor, erişse de çoğu insan bu tür sanattan birşey anlamıyor ya da zevk almıyor.. O zaman ne olacak?

Aldığı resmin sanatsal değerini ona ödediği parayla ölçtüğü için kızdığımız ve hatta acıdığımız adamın yaptığı şeyi; kendimiz de seyrettiğimiz film veya televizyon kanalını nitelerken yapıyoruz ve bundan rahatsızlık duymuyoruz. Bu bize ters ya da yanlış gelmiyor. Neden? Kitle kültürünün , postmodernizm marifetiyle, üstün kılınmasıyla.

Postmodernizm aynı zamanda, sol tandanslı akademik çevrelerin Marxizm'den boşalan yere koydukları birleştirici bir felsefe işlevi de görmektedir. Kimileri bunu "Marxizm postmodernizme dönüştü" diye ifade etmekteler.

Bir felsefe olarak postmodernizm, takipçilerine 'herşeyi' ve 'herkesi' eleştirme (ve hatta aşağılama) hakkı verir. Postmodernist bir akademisyene sorulacak olursa, hiç birşeyin (ahlaken, hukuken, estetik veya bilimsel olarak) 'doğru' olduğu ispatlanamaz. Tabii ki postmodernizmin kendisi bu kuralın istisnasıdır. (Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir' sözünü hatırlayınız.)

Yani Postmodernizm; kuralsızlığın kural , ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş açısı veya yaşam tarzını ifade eder. İşte postmodernizm budur!

Evlilik, sadakat ve gerçekler!

Evlilik, sadakat ve gerçekler!"Evlilik dışı ilişkiler hakkında gerçek hayatta istediğini yapabilirsin ama sakın bu konuda konuşma. Yoksa herkes seni bir canavar olarak görür."

Karda yürüyüp, izinizi belli etmeyin! Bir zamanlar hayat daha basitti. Kadınla erkek birbirine aşık olur, sonra evlenip çoluk çocuğa karışır ve mutlu bir şekilde -ve elbette tam bir sadakat içinde- hayatlarına devam ederlerdi.

Her kuralın bir istisnası olmakla birlikte, ana şablon buydu. Herkes bu şablona uymasa bile, bu şablonun doğruluğu ve gerçekliği asla tartışma konusu yapılmazdı.

Amerikalı yazar Philip Weiss, Sunday Times gazetesinde kaleme aldığı ‘Guilty Pleasures’ (Suçlu zevkler) başlıklı makalesinde “Evliliklerden sadakat beklemeye artık hakkımız var mı?” sorusunu ortaya atıyor ve günümüz insanını kendi çelişkileriyle yüzleşmeye davet ediyor.

GİZLİLİK ESAS

Pahalı bir fahişeyle yaşadığı kaçamak New York valisi Eliot Spitzer’in kariyerine mal oldu. Bu konudaki gerçek düşüncelerini açıklıkla yazmak isteyen Philip Weiss, romancı arkadaşı Frederic Tuten’ın ciddi uyarısıyla karşılaşmış: “Evlilik dışı ilişkiler hakkında gerçek hayatta istediğini yapabilirsin ama sakın bu konuda konuşma. Yoksa herkes seni bir canavar olarak görür.”

Seksologlar, psikiyatristler ve kendisini ‘konunun uzmanı’ olarak tanıtan çok sayıda kişi bir sürü tez ortaya atıp tartışıyor. Oysa bu uzmanların ‘uzun dönemli ilişki’ ve ‘seks’ konuları arasındaki bağlantıyı bile net bir şekilde ortaya koydukları söylenemez.

Sonuçta ne oluyor? Evlilik ve cinsellik konularında elimizde dedikodular, istatistikler ve klişelerden başka hiçbir şey yok! Bir gün bir bakıyorsunuz uzmanlar bu yönde görüş bildirmiş, ertesi gün bunun tam tersi doğru oluvermiş.

Yazar Weiss, bu konularda kendisine samimi olarak görüşlerini bildiren hemen tüm erkek arkadaşlarının “Kendi ilişkileri veya evlilikleri dışında başka kadınlarla da cinsel ilişki kurmak istediklerini” söylediğini belirttikten sonra hiçbir arkadaşının bunu uluorta itiraf etmeye yanaşmayacağının da altını çiziyor.

BİLİMSEL GELİŞMELER İNSANI KAVRAYIŞIMIZI DA DEĞİŞTİRİYOR

Kendilerini muhafazakar ve dindar olarak tanımlayan insanlar hem doğuda hem de batıda bu tür konuların konuşulmasını bile ‘ahlaksızlık’ olarak nitelendiriyor. Bu muhafazakar insanlara göre, insanlar maneviyattan koptuğu için böylesi bir toplumsal çürüme(?) yaşanmakta.

Bu muhafazakar ve dindar insanların bilimsel gelişmeleri anlamak istememesi ve ‘modernleşme’ kavramına büsbütün uzak düşmeleri bir yana, başkalarında gördüklerinde ‘ahlaksızlık’ olarak nitelendirdikleri şeyleri –örneğin evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmayı- kendilerinin de yapıyor olması çok hazin bir çelişki.

Eğer böylesi muhafazakar ve fanatik insanlardan değil de ‘açık görüşlü ve bilimsel düşünceye inanan’ insanlardansanız, bilimsel gerçeklerden bahsetmek daha aydınlatıcı olacaktır.


Bilhassa son 15 yılda bilgisayar ve tıp alanlarında sağlanan gelişmeler sayesinde, insanın biyolojik, psikolojik ve toplumsal normlarını çok daha net şekilde inceleme olanağına kavuştuk. ‘Evrimsel psikoloji’ adı verilen çağdaş ve bilimsel teori, bize dinsel dogma ve muhafazakar tutarsızlıklardan çok daha geçerli ve sağlam kanıtlar sunarak insan ve toplum yaşamına dair yeni bulguları ortaya koyuyor.

Teksas Üniversitesi’nden psikolog David Buss, evrimsel süreçte erkeklerin daha fazla sayıda eş bulmak ve buldukları eşlerin de başka erkeklerle eşleşmesini önlemek üzere programlandıklarını savunuyor.

Ancak Dr.Buss’un argümanına göre aynı evrimsel süreç içinde kadınlar da sadakatsizliğe programlanmış durumda. Onlar da kendi eşlerinin ekonomik kaynakları üzerinde monopol kurmak ve bir yandan da ‘terkedilme’ ihtimaline karşı yedekte bir veya iki erkek bulundurmak isteyebiliyorlar. Erkeklerin ortalama yaşam ömrünün kadınlardan daha kısa olduğu dikkate alındığında, kadın neslinin de kendini ‘koruma’ altına almak üzere yöntemler geliştirmiş olması son derece normal.

Genetik veri tabanları üzerinde yapılan çalışmalar, insanların %10’unun gerçek babalarının, biyolojik babası sandıkları kişi olmadığını gösteriyor. Genetik bilmindeki gelişmeler sağlanmadan önce bu bilgiye sahip olamıyorduk. Bilimsel gelişmeler ışığında şimdi insan doğasını daha net görebiliyoruz: Dr.Buss’a göre bu veri, kadınların ‘aldatma’ işini sanıldığından çok daha yüksek oranda yaptıklarını gösteriyor.

CİNSELLİK VE EVLİLİK KAVRAMLARI AYRIŞIYOR

Kinsey, araştırmacılarının bulgularına göre son elli yılda cinsellik ve evlilik kavramları giderek ayrışma yolunda. Bunun nedenlerinden biri, kariyer ve eğitim gibi nedenlerden ötürü gençlerin artık giderek daha geç yaşlarda evlenmeyi tercih etmeleri.

Bugün için kadınların ilk cinsel deneyimlerini yaşamalarından evlenmelerine kadar geçen süre otalama 8.2 yıl olurken erkeklerde bu 10.7 yıl. Yani insanların cinsel yaşamları evliliklerinden çok daha önce başlamış oluyor.

Diğer yandan ortalama insan ömrü de giderek uzamakta. Bu durumda insanların hayattan ve evlilik kurumundan beklentileri de, 50 yıl öncesine kıyasla çok daha artmış durumda. Beklentilerin karşılanamadığı durumlarda ise insanlar çok daha kolaylıkla ‘boşanma’ kararını alabiliyorlar.

Gene de belirtmek gerekiyor ki; evliliklerde ihanet olgusu çok büyük acılara ve toplumsal sorunlara yol açtığı için olsa gerek, evliliklerin ve ilişkilerin büyük çoğunluğu ‘tek eşli’ olarak devam etmekte.

Ancak toplumsal değişim devam ettiği müddetçe evlilik kurumunun toplum içindeki işleyiş ve algısı da değişime uğramaya devam edecek.

'365 Gece' Kitap

Monoton bir evlilikten erotik bir maceraya!Diyelim ki siz ve eşiniz o kadar uzun süredir seks yapmıyorsunuz ki en son ne zaman yaptığınızı bile unuttunuz. Ne yapardınız?

Brown'ların kitabı 'Just Do It' ise adeta yatak odasındaki 3. bir kişi olarak yanlarındaymışsınız kadar canlı bir dille kaleme alınmış.
Muller çifti, 'ulusal ortalamanın üstünde' bir sıklıkla cinsel yaşamlarını sürdürdüklerini ifade ediyorlar. "Evlilik zaten böyle bir şeydir" deyip işinize mi bakardınız yoksa boşanma davası için avukatınızın kapısını mı çalardınız? Ya da eşinize dönüp "Hayatım, düşünüyordum da.. Şu işi 365 gün boyunca niye her gün yapmıyoruz ki?" gibi bir teklifte mi bulunurdunuz?

Charla ve Brad Muller'in yaşadığı macera işte böyle oldu! Monoton bir evliliği erotik bir maceraya çeviren bir diğer çift ise Annie ve Douglas Brown, 101 gece boyunca bu projelerini gerçekleştirdiler.

Her iki çift de yaşadıkları bu deneyimi bu ay Amerika'da çıkan iki kitapta okurlarla paylaşma yolunu seçtiler. 'Sekssiz kalmış evlilikler' içinde kendilerini kötü hisseden insanlara bu sayede yardımcı olacaklarını umuyorlar.

Bu iki çiftin birbirlerine benzediklerini veya önceden tanıştıklarını düşünmeyin. Muller çifti Kuzey Karolayna eyaletinde yaşayan muhafazakar bir aile. Brown çifti ise Colorado'dan iki liberal.

CİNSEL HAYATLARI KİTAP OLDU

Muller çiftinin '365 Gece' kitabını okurken çok ince ayrıntılarla karşılaşıyorsunuz. Brown'ların kitabı 'Just Do It' ise adeta yatak odasındaki 3. bir kişi olarak yanlarındaymışsınız kadar canlı bir dille kaleme alınmış. Uzun süredir evli olan çiftlerin cinsel arzularını tekrar kazanmak yolundaki çabalarını bu kitaplar boyunca ilgiyle takip ediyorsunuz.

Uzun süredir evli olan çiftler arasındaki cinsel arzuyu tekrar canlandırmak yolunda büyük bir 'terapi' endüstrisi oluştu. Dr.Kinsey'den Dr.Ruth ve Kırmızı Kitap'a kadar bu konuda geniş bir külliyat mevcut.

2004 tarihli 'Amerikan Cinsel Davranışı' adlı araştırmanın sonuçlarına bakacak olursak evli çiftlerin yılda ortalama 66 defa cinsel ilişkide bulundukları gibi bir veriyle karşılaşıyoruz. Ama bu rakam sizi yanıltmasın çünkü ortalamayı yükselten çiftler genç olanlar. 18-20 yaşları arasındaki evli çiftlerin yılda ortalama 84 defa ilişkide bulundukları Chicago Üniversitesi Ulusal Kamuoyu Araştırma Merkezi'nin verilerine girmiş bile.

Her durumda Muller ve Brown çiftleri adeta olimpiyat rekoru kırmış durumdalar. Giriştikleri bu seks maratonunun kendi evliliklerini canlandıracağını umarak yaşadıkları bu deneyim, aklımıza şu soruyu getiriyor: Hedef koyarak fiziksel egzersiz yapabilirsiniz ama bunun adı romantizm olur mu?

SEKS KONUSU RAKAMLARA İNDİRGENEMEZ AMA...

Bu soruyu hafife almayın! 'Amerikan Cinsel Davranışı' adlı araştırmayı yürüten Tom W.Smith'e göre "Mutlu evlilik kavramının, eşler arasında yaşanan cinselliğin sıklığıyla yakından ilişkisi var." Mutlu evlilik yüzünden mi cinsel ilişki daha sık yaşanıyor yoksa cinsel ilişki daha sık yaşandığı için mi evlilikler mutlu oluyor? Bu sorunun cevabı belki net olmayabilir ama aradaki korelasyon çok net.

'365 Gece' kitabı kadın perspektifinden kaleme alınmış. 'Just Do It' kitabını yazan Douglas Brown ise Denver Post gazetesinde çalışan 42 yaşındaki bir gazeteci. Ama kadın veya erkek perspektifinden yazılmış olmaları bu iki kitabın taşıdığı büyük paralelliği ortadan kaldırmıyor.

Ackerman Aile Enstitüsü başkanı Lois Braverman ve New York'lu seks terapisti Shoshana Bulow gbi uzmanlar, seks konusunun 'maraton' gibi ele alınmasının veya işi sayılara indirgemenin yanlış olacağını vurguluyorlar.

Ancak Muller ve Brown çiftleri için bu yöntemin işe yaradığı kesin! Annie Brown "Eşimle daha önce hiç olmadığımız kadar yakınlaştık. Fiziksel ve duygusal olmanın ötesinde zihinsel bir yakınlaşma bu" derken Muller çifti ise maratondan sonra da mutlu bir şekilde ve 'ulusal ortalamanın üstünde' bir sıklıkla cinsel yaşamlarını sürdürdüklerini ifade ediyorlar

Ligler başladı: Aşk ilişkiniz bu sezona hazır mı?

Erkeklerin uzun süredir hasretle beklediği futbol sezonu başlarken eşleri ve sevgilileri ne yapacak?

Futbol sihirli bir dünyadır, erkeklerin aklını başından alır. Yanındaki erkeğin kendisine değil de futbol topuna ilgi göstermeye başlaması ise bir kadını sinirlendirmek için yeter sebeptir.

Dünyanın hemen her yerinde ‘yeni başlayan futbol sezonu’ evliliklerin ve aşk ilişkilerinin sarsıntı geçirmesine neden olabiliyor. İngiliz The Times gazetesinde İlişkiniz futbol sezonuna dayanabilir mi? başlıklı bir makale yayımlandı.

Özellikle bu dönemde kadınların soracağı “Bu maç benden daha mı önemli?” veya “Tuttuğun takımı benden daha mı çok seviyorsun?” soruları kendi içlerinde büyük tehlike potansiyeli barındırıyor.

Futbol sezonunun açıldığı bugünlerde “eşinin ilgisinin kendisine değil de futbol maçlarına yöneldiği” için üzülen ve sinirlenen hanımlara sabırlar diliyoruz. Bu kritik dönemde daha anlayışlı olmaları için onlara birkaç ipucu verelim:
1- Futbol fanatizmi profesyonel yardım gerektiren bir hastalık mıdır?

Futbol alışkanlığının ne kadar ‘derin’ yaşandığına bağlı. Erkekler genelde ‘futbol seyretmeye gereğinden fazla zaman ayırdıklarının’ bilincindedirler. Pek azı klinik seviyeye gelir. Ancak futbol izlemek hem fiziksel hem de zihnen yorucu bir faaliyettir. Bu faaliyetin ardından hele bir de tuttukları takımın kötü bir performans göstermişse, erkeklerin şaka veya espri kaldıramayacağını bilmelisiniz.

Nottingham Trent Üniversitesi’nden Profesör Mark Griffiths, aslında kumar oynama alışkanlıkları üzerinde uzman. İngiltere’de yayınlanan irili ufaklı pek çok yayın organında yayımlanan makalelerinde, futbol müptelalığının ilerlemiş ve tehlikeli aşamalarını incelediği bazı durumları açıklayan Profesör Griffiths, takımın peşinden yurtdışı deplasman maçlarına bile giden ve bu uğurda ailesinin parasız kalmasına neden olan taraftarlardan bahsediyor.

2- Futbol dedikleri aslında bastırılmış şiddet ve agresyon mu?

Bunun içinde doğruluk payı var. Ama esasen futbol seyretmekten zevk alan bir erkek, çirkinlik ve dertlerle dolu bir dünyada ‘güzel bir şeyler seyretmek’ ve dış dünyayı bir süreliğine unutmak istemektedir.

3- Futboldan sadece erkekler mi zevk alıyor yani?

Ne alakası var? Futboldan hoşlanan pek çok kadın da var. “Futbol erkek oyunudur” demek “Futbol seyretmek yalnızca erkek işidir” anlamına gelmez.

4- Yani onları yenemiyorsak onlara katılmamız mı lazım?

Futboldan zaten hoşlanan bir hanımsanız, bu soruyu sormanız bile gereksiz. Ama futboldan hoşlanmıyorsanız, erkeğin bu zevkini paylaşmaya çalışmayın! Yapılacak en iy şey, maç seyreden bir adama hiç ilişmemektir.

Ama ilişkinizi bitirmeye kararlıysanız, erkek maç seyrederken televizyonun önünden geçin, adamın dikkatini dağıtın ve hatta öldürücü darbeyi indirmek için “Ofsayt nasıl oluyor hiç anlamadım. Bana bir daha anlatır mısın?” deyin.

Mark Barrowcliffe--'Mr Wrong: My Life as a Fool for Love'

Mark Barrowcliffe'in yazdığı 'Mr Wrong: My Life as a Fool for Love' (Bay Yanlış: Aşkı Arayan Bir Aptal Olarak Hayatım) adlı kitap İngiltere'de piyasaya çıkınca, ezelden beri süregelen "Doğru kişiyi nasıl bulmalı?" sorusu tekrar ortaya atılmış oldu.

Konu kadın-erkek ilişkileri olunca herkes bambaşka tellerden çalıyor. Mark Borrowcliffe'in bize söyleyeceği yeni bir şey var mı? Yazarın The Times gazetesi için kaleme aldığı yazının bir özetini aşağıda dikkatinize sunuyoruz.

Liberal Demokrat lider Nick Clegg şimdiki karısıyla evlenene dek 30 kadınla yatmış olduğunu açıklayınca sanki övünerek skor ilan ediyormuş gibi algılandı. Oysa günümüz dünyasında 'gerçekten doğru kadını bulmak isteyen' erkekler için bile 30, 50 hatta 70 kadınla yatmış olmak aşırı bir skor sayılmaz. Hele de bağlanmak ve doğru kadını bulmak gibi bir derdiniz yoksa bu sayı yüzleri bile bulabilir.

Aslında pek çok erkek yüzlerce, hatta onlarca kadınla yatmak gibi bir hedef seçmez. Pek çoğumuz genç yaşlarımızdan itibaren hayatımızın aşkıyla karşılaşmak isteriz. Tabii ki ilk çıktığımız kızla evlenip yuva kurmak istediğimiz anlamına gelmez bu. Ama bir süre sonra biz erkekler karşılaştığımız kadında 'oynaşmaktan ve yatmaktan' daha fazlasını ararız.

SAYI MESELESİ Mİ, ZAMAN MESELESİ Mİ?

Eğer benim gibi ilk kız arkadaşınızı 15 yaşında bulmuş ve 40 yaşında evlenmişseniz, 50 kadınla yatmış olmak pek de büyük bir sayı değildir: yılda iki kadın eder. 30 kadar ilişkinizin kısa süreli olduğunu ve yalnızca üç tanesinin bir yıldan fazla sürdüğünü hesaplarsak gene de kendinize ayıracağınız çok vaktiniz olmuş demektir.

Hayatımın 25 yılını evlenmek istediğim kadını aramakla geçirdim, bu sürede 50 kadar kadınla birlikte oldum. Ama bu 25 yıllık sürenin yarısından fazlasında tamamen yalnızdım. Hatta bu sürenin çoğunu bir kız arkadaş edinmeyi hayal ederek geçirdim. Kız arkadaşım olduğundaysa onları elimde tutacak olgunluğu gösteremedim veya kısa sürede bana göre olmadıklarını anladım. O yüzden 25 yılda hayatımdan geçen 50 kadını bir başarı skoru olarak değil yaptığım hataların toplamı olarak görüyorum.

Tabii ki pek çok erkek bunu kabul etmez. Kuş misali daldan dala konduğunuzu övünerek söylersiniz çünkü ilişkileri yürütmede başarısız olduğunuzu kabul etmek işinize gelmeyecektir.

"Niçin artık evlenip durulmuyorsun?" diye sorardı annem. Ona gerçeği söyleyemezdim. Benim bir 'bağlılık' sorunum vardı: kadınlar bana bağlanmıyordu. Bense anneme "Birine bağlanmaya henüz hazır değilim" derdim.

ZAMAN DEĞİŞTİ, KADINLARIN BEKLENTİLERİ ARTTI

Erkeklerin bir partnerden diğerine takılmalarının sebebi sıklıkla şu oluyor: Bugünkü kadınlar kendi annelerinin veya ninelerinin razı olduğu düşük standartlara razı olmuyorlar.

Doğum kontrol hapı kadınları bekaret derdinden kurtardı, feminizm ise kadınların zihninde var olan yatak ve evlilik arasındaki zihinsel bağı kopardı. Herhangi bir kadına bağlanma arzusundaki bir erkeğin karşılaştığı herhangi bir kadın 'bu erkekten daha iyi bir erkek' bulabileceği düşüncesiyle hareket ediyor.

Elbette kadınlar da farkında ki çok beklerlerse 40 yaşına gelivermişler ve hala doğru erkeği beklemekle gençlikleri geçmiş gitmiş. Hele de çocuk sahibi olmak istiyorlarsa çok sarsıcı bir durum bu. Gene de kadınlar çocuklarının babasını seçme konusunda çok seçici davranıyorlar ve bu büyük maceraya bir 'aptalla' birlikte atılmak istemiyorlar. Ve evet, kadınların çoğu erkek arkadaşlarının bir aptal olduğunu düşünüyor.

HERKES SEÇİCİ OLUNCA MODERN İLİŞKİLER ÇIKMAZA GİRİYOR

Erkekler de seçici oldu. Modern ilişkilerse, her iki tarafın da yüksek beklentileri arasında sıkışıp kaldı. Bu yüzden ilişkiler uzun ömürlü olamıyor. Her şeyin mükemmel olmasını istiyoruz ve filmlerdeki gibi bir romantizm yaşamak uğruna habire şansımızı denemekteyiz.

Birisinden hoşlanmak, onu çekici bulmak ve bir sürü ortak noktaya sahip olmak hiç zor değil ama er geç farkediyoruz ki aradığımız bu kişi değilmiş. Ve yolumuza devam ediyoruz. Bir ilişkiyi bitirip yeni biriyle şansınız denemek sizi şıpsevdi yapmaz ki… Hayatının geri kalan kısmını yanlış kişiyle geçirmektense bu süreyi doğru kişiyi arayarak geçirmek istiyoruz hepimiz.

Şanslıysanız tam istediğiniz, üstelik sizi de uzun süredir aramakta olan birini bulursunuz. Şanslı değilseniz aramaya devam edersiniz: Internet sitelerinde veya sosyal kulüplerde ideal eşini arayıp duran milyonlarca insan gibi.

Doğru kadını bulmadan önce 30 kadınla yatmış olmak çok mu?

Doğru kişiyi bulmuşsanız iki tane bile çok fazla, bulamamışsanız 100 tane bile az.

Kadınlar yatakta bu hataları yapmayın!

Bayanların kendilerini daha mutlu bir hayattan mahrum edecek çok kritik hataları olabiliyor. Bu hatalar yatakla ilgili olunca da evlilik ya da ilişkilerde zamanla iki mutsuz ve yabancı insan haline gelinebiliyor.

İşte kadınların düzeltmesi gereken 10 hata:

1. Kutsal anne maskesinin ardına gizlenmek

Çözümü:Aseksüel anne kimliğinizi yatak odasının dışında bırakın

2. Yatakta ölü balık taklidi yapmak

Çözümü:Ayıp şeyler yapmaktan utanmayın. Canlı olun, bir çok yeniliğe açık olun.

3. Feminenliği unutmak

Çözümü: Kocanızla ya da erkek arkadaşınıza 'en yakın kız arkadaşınız' muamelesi yapmayın.

4. Eşin porno izleme isteğini yargılamak

Çözümü: çok basit, yargılamayın...

5. İlişki sırasında suskun kalmak

Çözümü: Erkeklerin uyarılmak için duymaya ve görmeye ihtiyaçları vardır. Bunu ondan esirgemeyin.

6. Beden hakkında olumsuz düşüncelere sahip olmak

Çözümü: O sizi olduğunuz gibi beğendi ve sevdi, sizinde kendinizi sevmeniz ve beğenmeniz hayatınızı kurtaracak kadar önemli tutum.

7. Başka kadınları aşağılamak ve hakaret etmek

Çözümü: Gerçekten basit görünebilirler, ama eşiniz onu böyle beğeniyor. Beğenmeyi deneyebilirsiniz eğer çok zor geliyorsa en azından yorum yapmayı kesebilirsiniz. Başkaları yerine kendi ilişkinize odaklanın...

8. Seksi araç edinmek

Çözümü: İlişkiyi yönlendirmeyi ayaktayken deneyin, yatar pozisyonun uzun sürede sakıncaları ver.

9. Hassasiyete özensiz davranmak

Çözümü: Dişlerinizi kullanmayın. Erkekler sertlikten hoşlanabilir ama bu her pozisyon için geçerli değildir.

10. Onun tek bir hassas bölgesi varmış gibi davranmak

Çözümü: Bu dünyada sonucu iyi olan herşey emek ister. Siz ön sevişme istiyorsanız eşinizde sizin, onun vücudunu tanımanızı isteyebilir. Erkeğe çok ödev yüklemek yerine sizde onun üzerinde çalışmayı öğrenmelisiniz.

ARAŞTIRMIŞLAR...


Hanımlar dikkat! İşte karşınızda erkek vücudunun en mükemmel biçimi: Kaslı ve estetik, hem güçlü hem güvenli…

KADINLAR EN ÇOK NELERİ EROTİK BULUR?

Ezelden beri aklımızı kurcalayan soruya cevap vermek gerektiğinde bilim adamları sürekli fikir değiştiriyorlar... “Kadınlar neyi erotik bulur?” sorusuna bugünlerde verilecek popüler cevap şöyle: Çıplak erkek vücudu değil! En azından tek başına erkek vücudu değil…

Geçtiğimiz haftalarda New York’taki NewFest film festivalinde gösterilen 'Bi the Way' adlı biseksüellik hakkındaki belgesel film (ki bu ismin ne kadar akıllı ve esprili bir zihinden izler taşıdığı İngilizce bilen okurlarımızın gözünden kaçmamıştır, umarız) entelektüel çevrelerde başlayan bir başka tartışmayı tetiklemiş bulunuyor.

Toronto Üniversitesi Madde Bağımlılığı ve Akıl Sağlığı Merkezinde görevli araştırmacı Dr.Meredith Chivers “Heteroseksüel bir kadın için, plajdaki çıplak adamın gösterişli vücuduna bakmak, dağ manzarasına bakmaktan daha heyecan verici değildir” diyor.

Dr.Chivers geçenlerde sonuçlarını yayınladığı bir araştırmada; erkek ve kadın deneklere çeşitli cinsel ve cinsel olmayan durumlarda çekilmiş çıplak erkek ve kadın video klipleri göstererek cinsel açıdan ne kadar tahrik olduklarını araştırdı.

Bu araştırmanın bulgularına göre, çıplak erkek vücuduna bakmak, heteroseksüel kadınlar için yoga yapmak veya denize taş atmaktan daha eğlenceli değil.

Ama heteroseksüel kadınlar, aletsiz jimnastik yapan bir kadın videosu izlediklerinde kan dolaşımları belirgin bir şekilde artışa geçti.

Yani kadınlar açısından önemli olan, seyrettikleri filmdeki oyuncunun cinsiyeti değil ama sergilenen eylemdeki duyarlılık düzeyi.

Dr. Chivers’ın çalışması bir gerçeği daha gözler önüne serdi: Kadınların cinselliği söz konusu olduğunda heteroseksüeldir veya lezbiyendir diye kadınları kesin bir sınıflandırmaya sokmak neredeyse imkansız. Kadının cinselliğini tarif edecekseniz, bu iki değişken arasında yer alan geniş bir spektrumda hangi dereceye yakın olduklarını söyleyebilirsiniz.

'Bi the Way' filminin yönetmenlerinden biri olan Josephine Decker, söz konusu araştırmanın sonuçları hakkında görüşlerini açıklarken “Dr.Chivers aslında malumu ilan ediyor. Kendi cinselliği içinde kadın son derece akışkandır ama bu süreç pek de araştırılmadı şimdiye kadar” yorumunu yapıyor.

Britney Spears ve Madonna'nın veya Lindsay Lohan ve Samantha Ronson’ın kameralar önünde sergilediği pozlar artık kanıksanmaya başladı diyebilir miyiz?

Yoksa biseksüellik sanki yeni ve alışılmadık bir şeymiş, hatta eşcinselliği gizlemek için kullanılan bir kılıfmış gibi düşünmeye devam mı ediyoruz?

Yeni nesil kendi çağındaki cinsellik haritasını yeni baştan çizecek anlaşıldığı kadarıyla.

DÜNYA DİYABET GÜNÜ

Dünya Sağlık Örgütü'nce 1991 yılında başlatılan Dünya Diyabet Günü bugün kutlanacak.
1921 yılında insülini bularak milyonlarca hastanın tedavisini mümkün kılan Fredrick Bantig'in doğum yıldönümü anısına, her yıl 14 Kasım'da Dünya Diyabet Günü kutlanıyor.

Gün kutlamaları, diyabet görülme sıklığının tüm dünyada giderek artması üzerine, Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 1991 yılında başlatıldı.

BM Genel Kurulu, 20 Aralık 2006'da kabul ettiği yönergeyle geçen yıldan itibaren Dünya Diyabet Günü'nü, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş resmi bir dünya günü olarak ilan etti. Bu yönergeyle tarihte ilk kez bulaşıcı olmayan bir kronik hastalık; sıtma, tüberküloz ve HIV/AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar gibi küresel bir tehdit olarak kabul edildi.

Dünya Diyabet Günü dolayısıyla tüm dünyada 160'ın üzerinde ülkede düzenlenen etkinliklerde, milyonlarca insan hastalık konusunda bilinçlendiriliyor. Her yıl gün dolayısıyla diyabetle ilgili bir temanın altı çiziliyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu tarafından son 2 yıldır, ''Çocuklarda ve Ergenlerde Diyabet'' teması işleniyor.

DİYABET ARTACAK UYARISI

Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nce, Dünya Diyabet Günü nedeniyle yapılan açıklamaya göre, dünyada 250 milyondan fazla kişi diyabetle yaşıyor. Mücadele edilmezse bir nesil sonra bu sayı 380 milyona yükselecek. Ülkede de hastalık yükü oluşturan bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar arasında diyabet önemli bir yer tutuyor. Bu yükün yakın gelecekte daha da yükselmesi bekleniyor.

2003 Ulusal Hastalık Yükü ve Maliyet Etkililik Çalışması Hane Halkı Araştırması'na göre, 18 yaş ve üzeri kişilerde beyana dayalı olarak diyabet sıklığı yüzde 4.75 olarak bulundu. Cinsiyete göre diyabet sıklığı da kadınlarda yüzde 5.75, erkeklerde ise yüzde 3.42.

Aynı çalışmaya göre, 100 bin kişide diyabet görülme sıklığı 3 bin 820 iken, bu oran erkeklerde 3 bin 210, kadınlarda 4 bin 280 olarak bulundu. Türkiye'de ulusal düzeyde ölüme neden olan ilk 10 hastalığın yüzde dağılımı incelendiğinde ise, diyabet yüzde 2.2 ile 8. sırada yer alıyor

KALP KRİZİNE DAİR MUTLAKA BİLİNMESİ GEREKENLER

Damarın tam tıkanmasıyla oluşan bir süreç olan kalp krizi şüphesinde ilk yapılacak şey hastaneye ulaşmak.
Kalbimiz günlük yaptığımız işe göre bazen daha fazla bazen daha az oksijene ihtiyaç duyar. Oksijeni kalbin kendi damarları yani koroner damarları getirir. Eğer koroner damarlarda bir tıkanıklık veya daralma söz konusu ise kalp yeteri kadar oksijen alamaz, beslenemez. Beslenemeyen kalp dokusu ölür, işlevini yitirir ve kanı pompalayamaz hale gelir. Sonuç olarak ölümcül bir tablo olan kalp krizi ortaya çıkar.

Kalp krizi geçirmiş kimselerde ölen dokunun yerine yenisi gelmez. İşlevsiz bir yara tabakası oluşur. Yani kalp krizinin verdiği hasar geridönüşü olmayan bir hasardır. alp krizine neden olan koroner damar tıkanıklığının en önemli sebebi “atheroskleroz”dur. Atheroskleroz, damarlarının içine yağ birikintilerinin oturması demektir. Sigara içenlerde ve kolesterolü yüksek kimselerde bu birikintiler sinsice büyürler ve zamanla koroner damarı tamamen tıkarlar. Sonuçta kalbin beslenmesi bozulur ve kalp krizi meydana gelir.

KALP KRİZİNİN NEDENLERİ

Vücudun herhangi bir yerinde oluşan bir pıhtının koroner damarlara ulaşıp aniden tıkaması.
Kalp kapakları hasarlanmış kimselerde kapalçıktan kopan parçaların koroner arterleri tıkaması.
Vaskülitler, kronik hastalıklar.
Kokain kullanımı gibi nedenler olabilir.

KALP KRİZİNİN BELİRTİLERİ


Göğüste tam yeri belli olmayan sıkışma hissi veren bir ağrı olur.
Bu ağrı sol kola ve çeneye doğru yayılır.
Ağrı hareket etmekle artar, dinlenirken azalır, fakat geçmez. Ağrı yarım saatten uzun sürer.
Ağrıyla birlikte soğuk soğuk terleme ve mide bulantısı vardır.
Nefes darlığı.

Bazı insanlarda belirtiler çok gizli olabilir. Örneğin diyabet hastaları hemen hemen hiç ağrı duymazlar ve sadece nefes darlığı ve soğuk terleme şikayetleri olur. Bazı hastalarda mide ülseri veya pankreatit ağrısıyla kalp krizi ağrısı karıştırılabilir, ülser lehine yanlış yorumlanabilir.

KALP KRİZİ ŞÜPHESİNDE NE YAPILIR?

Bu belirtilerle karşı karşıya kaldığınızda derhal bir yere oturup dinleniniz ve hemen bir sağlık kuruluşuna ulaşmaya çalışınız. Dışarıdaysanız cep telefonuyla yardım isteyiniz. Kesinlikle yürümeye veya merdiven çıkmaya devam etmeyiniz. Çünkü aktiviteye devam etmek zaten oksijen alamayan kalbinizin oksijen talebini daha da artıracaktır. Son zamanlarda kalp krizi geçirildiğinin anlaşılması halinde bir-iki defa kuvvetlice öksürerek krizde oluşan ritm bozukluğunun düzeltilebileceğini ileri süren yayımlar çıkmıştır, ancak böyle bir yaklaşımın etkinliği henüz tam olarak kanıtlanamamıştır.

KALP KRİZİ GEÇİRME RİSKİM VAR MI?


Sigara içmek.
Kan lipidlerinin (kolesterol, trigliserid) düzensiz olması.
Diyabet Hastalığı.
Obezite.
65 yaşını geçmiş olmak

Yukarıdakilerin kaç tanesi yaşamınızda varsa kalp krizi size o kadar yakın demektir. Ancak korkmayın, bu risklerin bazılarını kendinizden uzaklaştırabilirsiniz. Örneğin sigarayı bırakabilirsiniz. Doktorunuzun verdiği tavsiyelere uyarak lipid ve diyabet ilaçlarınızı düzenli kullanabilirsiniz. Hergün düzenli egzersiz yapıp aktivitenizi artırabilirsiniz ve bu risklerin çoğundan uzaklaşabilirsiniz

RAHİM AĞZI KANSERİNE KARŞI KAHVE....

Japonya Sağlık Bakanlığının talebiyle Ulusal Kanser Merkezinin yaptığı araştırma, çok kahve içen kadınların rahim ağzı kanserine yakalanma riskinin daha az olabileceğini ortaya koydu.

Bilim adamları, 40-69 yaşlarındaki 54 bin kadının sağlık durumunu 15 yıl boyunca izledi.

Bu dönemde söz konusu kadınlardan 117'si rahim ağzı kanserine yakalandı.Araştırmacılar, günde 3 fincandan fazla kahve içen kadınların rahim ağzı kanserine yakalanma riskinin haftada 2 fincandan daha az kahve içenlere göre yüzde 60 az olduğunu belirledi.

YEŞİL ÇAY DA ARAŞTIRILIYOR

Kahvenin insülin oranını azaltmaya yardımcı olduğu, bunun da rahim ağzı kanserine yakalanma riskini azaltabileceği görüşü dile getirildi.

Yeşil çayın da benzer etkileri olup olmadığını araştıran bilim adamları, çay içmekle rahim ağzı kanserine yakalanma riski arasında bağlantı bulmadı.

ASLA EVLENMEYECEĞİNİZ ERKEKLER

Hangi erkeklerle evlenilir, hangileriyle evlenilmez? İşte evlenilmeyecek erkeklerin özellikleri.
Sizi annesinden bile çok sevdiğini söyleyen, tüm kadınlardan farklı olduğunuzu, büyüleyici olduğunuzu söyleyen bir erkeğe asla kapılmayın. Ölünceye kadar sizi bırakmayacağını söylese de birgün ortadan kaybolabilir.

Geleneklerine bağlı bir erkek arkadaşınız varsa bir kez daha düşünün. Sizi kendi adetlerine uydurmak için çabalıyorsa, hatta zorluyorsa tekrar düşünün. Sizi değiştirmeye çalışan bir erkekle ne kadar anlaşabilirsiniz ki? Ona tutkulu olduğunuz olduğunuz dönemde onu kazanmak için yapacaklarınız asla onun size daha çok aşık olmasını sağlamaz.

Hayatınızda gördüğünüz en yakışıklı adamla evlenir misiniz? Üstelik ikinci buluşmanızda size sonsuz aşktan söz edip, aşkınızın böyle olduğunu söyleyen biriyse tekrar düşünün. Çoğu kadın ilerleyen süreçte böyle bir erkeğin sadece hayal olduğunu görüyor.

En beğendiğiniz sanatçı kadar yakışıklı bir erkekle çıkıyorsunuz. Bu tür yakışıklı bir adamla kadınların ilgisi ya da kendi çapkınlıkları sebebiyle uzun süre birlikte olmak oldukça zordur. Dikkat edin!

Çok çok tatlı bir erkek arkadaşınız var ve size en romantik yerde evlenme teklif etti. Şaşırdınız. Bu arada hep erkek erkeğe dolaştığını hiç kız arkadaşı olmadığını görüyorsunuz. Acaba.. diye bir şüphe geçiyorsa içinizden emin olmadan evlenmeyin.

Bir gece dışarı çıktınız ve birinden hoşlandınız. Herşey çok çabuk gelişti, sabah gözlerinizi açtığınızda onunla nişanlanmıştınız ya da siz öyle sandınız. Yanınızda kimse yoksa, ne yazık ki çapkın bir playboya rastladınız. Babası muhtemelen bir playboydu, kendisi de öyle ve hiç çocukları olmadı. Aynı yere gittiğinizde muhtemelen yine orada ancak yanında bu kez başka biriyle olacaktır.

Gazeteci ya da yazar bir sevgiliniz mi var? Ona aşıksınız. Ancak her konuda tartışan, eleştiren yönü sizi yorabilir. Stresli bir işi olduğu için her an tartışma başlatabilir yani mayın tarlası gibidir. Tekrar düşünün.

Evinizi taşırken karşılaştığınız dönemde etrafınızdaki biri size yardımcı oldu. Ancak sorun şu ki sizden oldukça kısa ancak siz herşeye rağmen birbiriniz için deli oldunuz. Birlikte dışarı çıktığınızda çok da uyumlu olmadığınızı farkettiyseniz evlilikle sonuçlanmadan daha fazla uzatmayın.

Çok iyi tanıdığınız ve en iyi arkadaşınız neden sevgiliniz olamasın ve evlenemeyesiniz. Bunu yapmadan önce alışkanlıklarınızın ve hayallerinizin aynı olup olmadığını dahası aranızda alışkanlık mı yoksa aşk olup olmadığını iyi belirleyin. Aşk ve ortak noktanız yoksa 'en iyi arkadaşımla anlaşırım' gerekçesiyle evlenmeyin.

Zayıf, kel, kendini kandıran, güvensiz, hayvani şehvete sahip biriyle evlenmeyin. Bugüne kadar böyle biriyle karşılaşmadıysanız ne kadar şanslı olduğunuzu düşünüp mutlu olun

İzleyiciler

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar