20 Kasım 2008 Perşembe

OSHO'DAN MEDİTASYON

Meditasyon nedir?

Benim dindarlık yaklaşımım söz konusu olduğu sürece bu, en önemli sorudur. Meditasyon, benim tüm çabamın tam merkezidir. O, yeni dindarlığın doğacağı rahmin ta kendisidir. Ancak, onu sözlere dökmek çok zordur. Meditasyonla ilgili bir şey söylemek, terim olarak çelişkilidir. O, senin sahip olabileceğin bir şeydir, senin olabileceğin bir şeydir ama doğası gereği onun ne olduğunu söyleyemezsin. Yine de bir şekilde onu iletme çabaları gösteril- miştir. Kısmen, sadece bir parça bile eğer ondan bir anlayış ortaya çıkabilirse bu, bir kişinin beklediğinden daha çok bir şeydir. Ancak, meditasyonun bu kısmi anlayışı bile bir tohuma dönüşebilir. Pek çok şey, nasıl dinlediğine bağlıdır. Eğer sadece duyarsan, o zaman bir parça sana aktarılabilir. Ama şayet dinlersen... İkisinin arasındaki farkı anlamaya çalış.

Duymak mekaniktir. Kulakların var, duyabilirsin. Eğer sağırsan, o zaman duymana mekanik bir yardım yapılabilir. Kulakların, sesleri almak için belirli bir mekanizmadan başka bir şey değildir. Duymak çok basittir; hayvanlar duyar, kulağı olan herkesin duyma kapasitesi vardır. Ancak, dinlemek çok daha yüksek bir basamaktır. Dinlemek demek, sen duyarken sadece duyuyorsun ve başka hiçbir şey yapmıyorsun — zihninde başka hiçbir düşünce yoktur, içsel gökyüzünden hiçbir bulut geçmiyordur — demektir. Bu nedenle, söylenen şey her ne ise söylendiği şekli ile sana ulaşıyordur. Zihnin araya girmiyor; o senin tarafından, senin önyargılarının filtresi aracılığıyla yorumlanmıyor; o, tam şu an senin içinden geçmekte olan herhangi bir şey tarafından gölgelenmiyor. Çünkü bu şeylerin hepsi bozucudur.

Normalde bu, zor değildir; sen sadece duyarak idare etmeye devam edersin, çünkü duyduğun şeyler ortak nesnelerdir. Eğer sen ev, kapı, ağaç, kuş hakkında konuşuyorsan sorun yoktur. Bunlar ortak nesnelerdir; dinlemeye ihtiyaç yoktur. Ancak, biz meditasyon gibi, bir nesne dahi olmayan, öznel bir hale ilişkin olarak konuşuyorken dinlemeye ihtiyaç vardır. Biz onu sadece işaret edebiliriz. Çok uyanık ve dikkatli olmak zorundasın; o zaman birtakım anlamların sana ulaşma olasılığı vardır. Sende azıcık da olsa anlayış ortaya çıkarsa bu, yeterince iyidir çünkü anlayışın kendine ait bir gelişme şekli vardır. Şayet birazcık anlayış doğru yere, kalbe düşecek olursa o, kendi kendine büyümeye başlar.

Öncelikle “meditasyon” sözcüğünü anlamaya çalış. O, hakiki herhangi bir arayanın kaçı- nılmaz olarak ilgileneceği hal için, doğru sözcük değildir. Bu yüzden sana bazı sözcüklerle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Sanskritçe’de bizim meditasyon için özel bir kelimemiz vardır. Bu kelime dhyana’dır. Başka hiçbir dilde ona paralel bir sözcük yoktur. Bu sözcük tercüme edilmez. Bu sözcüğün tercüme edilemez olduğu, iki bin yıldır kabul edilmiştir. Bunun basit nedeni, onun tanımladığı hali diğer hiçbir dildeki insanların tecrübe etmeye çalışmamış olmalarıdır. Bu yüzden, bu diller bu sözcüğe sahip değildirler. Bir sözcüğe sadece söylenecek bir şey olduğunda, anlatılmak istenen bir şey olduğunda ihtiyaç vardır. İngilizcede üç sözcük vardır: İlki, konsantrasyondur. İyi niyetli ama meditasyonu tecrübe etmemiş insanlar tarafından yazılmış pek çok kitap gördüm. Dyhana için konsantrasyon sözcüğünü kullanıp duruyorlar; dyhana konsantrasyon değildir. Konsantrasyon, basitçe zihninin tek bir noktaya odaklanması anlamına gelir; o bir zihin halidir. Normalde zihin sürekli olarak hareket eder. Ama sürekli hareket edecek olursa zihninle belirli bir konuda iş göremezsin.

Örneğin bilimde konsantrasyona ihtiyaç vardır; konsantrasyon olmadan bilim mümkün değildir. Doğu’da bilimin evrimleşmemesinde garip bir şey yoktur — ben böyle derin bağlan- tıları görüyorum — çünkü konsantrasyona asla değer verilmemiştir. Din için konsantrasyona değil, başka bir şeye ihtiyaç vardır.

Konsantrasyon, belli bir noktaya odaklanmış zihindir. Bunun kendine özgü faydaları vardır, çünkü o zaman sen belli bir konuda derine ve daha derine inebilirsin.

Bilimin sürekli olarak yaptığı şey budur; nesnel dünya ile ilgili daha çok ve daha çok şey bulmak. Sürekli olarak dolanıp duran zihne sahip bir insan, bir bilim adamı olamaz. Bilim adamının bütün sanatı, tüm dünyayı unutabilme ve tüm bilincinin tamamını tek bir şeye koyabilmesidir. Ve tüm bilinç tek bir şeye akıtıldığında o zaman bu, güneş ışınlarını bir büyüteç aracılığıyla yoğunlaştırmak gibidir. O zaman ateş yakabilirsin.

Bu ışınlar kendi başına ateş yakamazlar, çünkü onlar dağılmış durumdadırlar; onlar birbi- rinden çok uzaktadırlar. Onların hareketi konsantrasyonun tersidir.

Konsantrasyon, ışınların bir araya gelmesi, tek bir noktada buluşması demektir ve pek çok sayıdaki ışın tek bir noktada buluştuğunda ateş oluşturmak için yeterli enerjiye sahip olurlar. Bilinç de aynı niteliğe sahiptir; onu yoğunlaştır ve nesnelerin gizemlerine daha derinlemesine nüfuz edebilirsin.

Thomas Alva Edison’u — bu ülkenin (ABD) büyük bilimcilerinden biri — hatırladım. O büyük bir konsantrasyonla bir şey üzerinde çalışıyordu ve karısı elinde kahvaltıyla geldiğinde onun, işe kendini o kadar çok kaptırdığını gördü ki, geldiğini dahi duymamıştı. Ona bakmamıştı bile, onun orada olduğunun farkında değildi ve o, adamı rahatsız etmek için bunun doğru bir zaman olmadığını biliyordu: “Tabii ki kahvaltı soğuyacak ama eğer onu rahatsız edecek olursam gerçekten çok kızacaktır; asla onun nerede olduğunu bilemezsiniz.”

Bu nedenle kahvaltıyı onun yanına bıraktı. Böylelikle o ne zaman konsantrasyon yolculuğun- dan geri gelirse kahvaltıyı görecek ve yiyecekti. Ancak ne olmuştur? Bu arada bir arkadaşı uğramıştı; o da Edison’un çok fazla konsantrasyon halinde olduğunu görmüştü. Soğumakta olan kahvaltıya bakıp, “En iyisi, işini yapmasına izin vermek; bu arada ben kahvaltıyı yiyeyim çünkü soğuyor,” dedi. Kahvaltı yaptı ve Edison, o arkadaşının orada olduğunun ve kahvaltıyı yediğinin dahi farkında değildi.

Konsantrasyonundan geri döndüğünde, Edison etrafa bakındı, arkadaşını ve boş tabağı gördü. Arkadaşına, “Lütfen beni affet. Biraz geç kaldın ve ben kahvaltımı çoktan ettim,” dedi. Açıktır ki tabak boş olduğu için birisi onu yemiştir ve başka kim yemiş olabilir? Kendisi yemiş olmalı! Zavallı arkadaşı, ne yapacağını bilemedi. Edison’a bir sürpriz yapmayı düşünü- yordu ama Edison ona daha da büyük bir sürpriz yapmıştı: “Biraz geç kaldın...” dedi.

Ancak, karısı her şeyi izliyordu. İçeri girdi ve “O geç gelmedi, sen geç geldin! O senin kah- valtını bitirdi. Ben izliyordum ama soğuyordu zaten; en azından birisi onu yedi. Ve sen bir bilim adamısın! Bilimini nasıl oluyor da yapıyorsun, anlayamıyorum. Kahvaltını kimin yaptı- ğını dahi bilmiyorsun ve onun seni affetmesini istiyorsun: ‘Biraz geç kaldın, üzgünüm...’” dedi.

Konsantrasyon her zaman için senin bilincini daraltır. O ne kadar dar ise o kadar güçlüdür. O, doğanın herhangi bir sırrını kesebilecek bir kılıç gibidir; her şeyi unutmak zorundasın. Ancak, bu konsantrasyon yöntemi dinî değildir. Sadece Doğu’da değil, Batı’da da pek çok insan yanlış anlamıştır. Onlar konsantrasyonun dinî bir şey olduğunu, meditasyon ile ilgili olduğunu zannederler. O sana muazzam güçler verir ama bu güçler zihne aittir.

Örneğin Hindistan’daki Varanasi kralı 1920 yılında bir ameliyat geçirdi ve bu ameliyat yüzünden dünyanın her yerinde haber oldu. Hiçbir anesteziyi kabul etmedi. “Beni bilinçsiz hale sokacak hiçbir şey almamaya yemin ettim. Bu nedenle kloroform altına giremem; fakat endişelenmenize gerek yok,” dedi.

Apandisinin alınacağı büyük bir ameliyattı. Şimdi, birisinin anestezi uygulamadan apandisini almak gerçekten tehlikelidir, adamı öldürebilirsin. Acıya dayanamayabilir, çünkü acı çok kötü olacaktır. Göbeğini kesmek zorundasın; apandisini kesip almak zorundasın, onu almak zorundasın. Bu bir saat, iki saat sürecektir; kimse apandisin hangi durumda olduğunu bilemez.

Ancak, o da sıradan bir adam değildi — aksi takdirde onu mecbur bırakabilirlerdi — o Varanasi kralıydı. Doktorlara, “Endişelenmeyin,” dedi. Ve oradakiler Hindistan’daki en iyi doktorlardı; İngiltere’den bir uzman da oradaydı. Hepsi birlikte görüş alışverişi yaptılar. Kimse bu ameliyatı yapmaya hazır değildi ama operasyonun yapılması gerekiyordu, aksi takdirde her an apandis adamı öldürebilirdi. Durum ciddiydi ve her iki alternatif de çok ciddi görünüyordu. Ameliyat yapmadan onu bırakırsan ölebilirdi; onu bilinçsiz hale sokmadan ameliyat edersen ki bu hiç yapılmamıştı, bunun bir emsali yoktu...

Kral, “Beni anlamıyorsunuz. Bunun hiçbir emsali olmamıştır. Çünkü ameliyat edeceğiniz gibi bir adamı daha önce hiç ameliyat etmediniz. Bana dinî kitabımı, Shrimad Bhagavadgita’yı verin. Onu okuyacağım ve beş dakika sonra siz işinize başlayabilirsiniz. Bir kez ben Gita’ya daldığımda, sonra bedenimin herhangi bir parçasını kesebilirsiniz. Ben onun farkında dahi olmayacağım; acı diye bir şey söz konusu değil,” dedi.

Israr ettiğinde ... ve operasyon olmadığında zaten ölecekti, bu yüzden denemekte bir zarar yoktu. Belki de haklıydı; onun dinî uygulamaları çok biliniyordu. Bu nedenle bunu yaptılar. Gita’yı beş dakika boyunca okudu ve gözlerini kapattı; Gita, ellerinden düştü ve onlar da ameliyatı yaptılar. Bir buçuk saat sürdü. Durum çok ciddiydi; sadece birkaç saat daha geçseydi apandis patlayabilirdi ve adamı öldürebilirdi. Apandisi aldılar ve adam tamamen bilinçliydi, sessizdi; gözlerini tek bir kez bile kırpmadı. O başka bir yerdeydi.

Bu, onun yaşamı boyunca uyguladığı bir şeydi. Sadece beş dakika okurdu ve sonrasında gideceği yere giderdi. Gita’yı ezbere biliyordu, kitap olmadan onu tekrar edebilirdi. Gita’nın içine bir kez girmeye başladığında, gerçekten Gita’nın içindeydi; zihni orada değildi. O, bedenini tamamıyla terk etmişti.

Bu ameliyat dünyanın her tarafında haber oldu; o çok nadir bir ameliyattı. Ancak, yine aynı hataya düşüldü. Tüm gazeteler Varanasi kralını büyük bir meditasyon insanı haline soktular. O, meditasyon değil, büyük bir konsantrasyon insanıydı.

Kendisi de aynı kafa karışıklığının içindeydi, o da meditasyon haline eriştiğini zannetti. Öyle değildi. Bu sadece zihnin çok fazla odaklandığını, diğer her şeyin odağının dışına düştüğünü gösterir; sen onun farkında değilsin. O bir farkındalık hali değildir. O daraltılmış bir bilinç halidir — öylesine daraltılmıştır ki tek nokta halini alır ve tek bir noktaya odaklanır ve varoluşun gerisi onun dışında kalır. “Meditasyon nedir?” sorusunu cevaplamadan önce, onun ne olmadığını anlamak zorundasın.

Birincisi: O, konsantrasyon değildir. İkincisi: O, derin düşünce değildir.

Konsantrasyon tek noktaya odaklıdır; derin düşüncenin daha geniş bir alanı vardır. Sen güzellik üzerine derinlemesine düşünüyorsun ... güzel olan bin bir tane şey vardır; güzel bir şeyden diğerine hareket edip durabilirsin. Senin pek çok, güzellikle ilgili tecrübelerin vardır; bir tecrübeden diğerine gidip durabilirsin. Sen konunun öznesi ile sınırlı kaldın. Derin düşünce tek noktaya odaklı değil, daha geniş bir konsantrasyondur, ancak konuya bağlı kalınır. Hareket edeceksin, zihnin hareket halinde olacak ama o konuya bağlı kalacak. Konunun öznesi ile sınırlı kalacak.

Felsefe derin düşünceyi kendi yöntemi olarak kullanır, bilim konsantrasyonu kendi yöntemi olarak kullanır. Derin düşüncede de sen konunun öznesi haricindeki her şeyi unutuyorsun. Konunun öznesi daha büyüktür ve senin hareket edecek daha çok alanın vardır; konsant- rasyonda hareket edecek bir alan yoktur. Daha derine ve daha derine inebilirsin, dar ve daha dar hale sokabilirsin, daha odaklanmış ve daha da odaklanmış hale gelebilirsin ama hareket edecek bir alanın yoktur. Bu nedenle bilim adamları çok dar kafalı insanlardır. Bunu söylediğimde şaşıracaksın.

Kişi, bilim adamlarının çok açık fikirli olacağını düşünür. Durum böyle değildir. Kendi konuları söz konusu olduğu zaman onlar kesinlikle açık fikirlidir; onlar kendi teorilerinin karşısında olan herhangi bir şeyi tam bir dürüstlükle dinlemeye hazırdır. Ancak, bu belirli konu haricinde onlar daha önyargılıdırlar; sıradan, herhangi bir insandan daha bağnazdırlar. Bunun basit nedeni, diğer herhangi bir şeyi asla umursamazlar; onlar toplumun inandığı şey ne olursa olsun, basitçe kabul etmişlerdir.

Pek çok dindar insan bununla övünür: “Şuna bak: O, o kadar büyük bir bilim adamı ki bir Nobel ödülü sahibi,” vs. vs. vs. “Ve o, buna rağmen her gün kiliseye geliyor.” Onlar kiliseye gelen kişinin Nobel ödülü sahibi bilim adamı olmadığını bütünüyle unuturlar. Kiliseye giden kişi, bilimsel yönü olmayan adamdır. Ve bu adam, bilimsel kısmı haricinde herhangi birisinden çok daha fazla avanaktır. Çünkü herkes açıktır, bir şeyler üzerinde düşünür. Buna müsaittir. Kıyaslar: Hangi din iyidir? Bazen diğer dinlerle ilgili şeyler de okur. Ve onun, bilim adamında olmayan sağduyusu vardır.

Bir bilim adamı olmak için bazı şeyleri kurban etmek zorundasın, örneğin sağduyu. Sağduyu sıradan insanların ortak niteliğidir. Bir bilim adamı sıradan olmayan bir insandır, onun duyu- ları sıradışıdır. Sağduyu ile sen görecelilik kuramını yahut yerçekimi kanununu keşfede- mezsin. Sağduyu ile sen diğer her şeyi yapabilirsin.

Örneğin, Albert Einstein tarihte bütün sayfayı kapsayacak kadar, yüzlerce sıfırın takip ettiği büyük sayılarla uğraşabilen, belki de yegâne insandı. Ancak o, o kadar çok böyle büyük sayılarla — ki bu, son derece sıradışıdır ama o sadece yıldızları, ışık yıllarını, milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca yıldızı düşünüyordu ve onları sayıyordu — uğraşmıştı ki, küçük şeylerle ilgili unutkan hale geldi.

Bir gün bir otobüse bindi ve biletçiye para verdi. Biletçi bir miktar para üstü verdi, Einstein parayı saydı ve “Bu, doğru değil. Beni kandırıyorsun. Paranın üstünü tam ver,” dedi.

Biletçi para üstünü aldı, defalarca saydı “Bayım, anlaşılan sayıları bilmiyorsunuz,” dedi.

Einstein şöyle hatırlıyor: “Bana, ‘Bayım, anlaşılan sayıları bilmiyorsunuz,’ dediğinde basitçe para üstünü aldım. Kendi kendime, ‘Sessiz kalmak daha iyi. Eğer birisi sayıları bilmediğimi, hele bunun da bir otobüsün biletçisinden geldiğini duyarsa...’ dedim. Hayatımın tümünde ne yapmaktayım? Sayılar ve sayılar; başka hiçbir şeyle ilgili hayaller görmüyorum. Hiçbir kadın gelmiyor, hiçbir adam gelmiyor; sadece sayılar. Sayılarla düşünüyorum, sayılarla rüya görüyorum ve bu ahmak bana ‘Sayıları bilmiyorsun’ diyor.”

Eve döndüğüne karısına, “Şu para üstünü sayıver. Kaç para var?” dedi. Karısı saydı ve “Para üstü doğru,” dedi.

“Aman Tanrım! Bu demek oluyor ki biletçi haklıymış; belki de ben sayıları bilmiyorumdur. Belki de sadece çok büyük rakamlarla uğraşabiliyorum; küçük sayılar zihnimden tamamen uzaklaşmış,” dedi.

Bir bilim adamının sağduyusunu kaybetmesi kaçınılmazdır. Aynı şey felsefecinin de başına gelir. Derin düşünce daha geniştir ama yine de belirli bir konuyla sınırlanmıştır. Örneğin, bir gece Sokrates bir ağacın yanında durarak bir şey üzerinde — kimse ne düşündüğünü asla bilemezdi — düşünüyordu ve derin düşüncesinin içine o kadar dalmıştı ki kar yağdığını bütünüyle unutmuştu. Ve sabah neredeyse donmuş halde bulundu. Dizlerine kadar kara gömülmüştü ve o, orada gözleri kapalı bir şekilde duruyordu. Neredeyse ölmek üzereydi; kanı bile donmaya başlamış olmalıydı.

Eve götürüldü, masaj yapıldı, biraz alkol verildi ve bir şekilde normal duyularına geri geti- rildi. Ona sordular, “Orada, dışarıda açıkta durup ne yapıyordun?”

“Ayakta duruyor, yahut oturuyor olduğum ya da nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Konu o kadar ilgi çekiciydi ki onun içine bütünüyle girdim. Kar ne zaman yağmaya başladı ya da tüm gece nasıl geçti bilmiyorum. Ölebilirdim ama duyularıma geri döne- mezdim, çünkü konu çok ilgi çekiciydi. O tam bir teoriydi, hâlâ bitmemişti ve siz beni ortasında uyandırdınız. Artık bitmemiş teoriyi yeniden yakalayabilir miyim, bilmiyorum!” dedi.

Bu tıpkı sen rüya görüyormuşsun ve birisi seni uyandırmış gibidir. Gözlerini kapatarak ve uyumaya çalışarak yeniden rüyanı yakalayabileceğini mi düşünüyorsun? Aynı rüyaya dönmek çok zordur.

Derin düşünce bir tür mantıksal rüya görmektir. Bu çok ender bir şeydir. Ancak, felsefe derin düşünceye dayanır. Felsefe konsantrasyonu belirli amaçlar için, derin düşünceye yardımcı olması amacıyla kullanabilir. Şayet ondaki bazı daha küçük parçaların daha çok konsantre olmuş çabaya gereksinimi olursa, o zaman konsantrasyon kullanılabilir; bir sorun yoktur. Felsefe temelde derin düşüncedir ama konsantrasyonu bir araç olarak, arada bir kullanabilir.

Ancak, din konsantrasyonu kullanamaz; din derin düşünceyi de kullanamaz çünkü o hiçbir nesne ile ilgilenmez. Nesnenin dış dünya da mı olduğu, yoksa zihninde mi olduğunun — bir düşünce, bir teori, bir felsefe — bir önemi yoktur; o bir nesnedir.

Dindarlığın derdi konsantre olan kişiyle, derin düşünceye dalan kişiyledir. Bu kişi kimdir?

Şimdi, sen onun üzerine konsantre olamazsın.

Ona kim konsantre olacaktır?

Onun üzerinde derinlemesine düşünemeyeceksin, çünkü kim derinlemesine düşünecek? Kendini ikiye bölerek, böylelikle bir kısmı zihnin önüne koyup diğer kısım da derin düşün- celere dalmaya başlayamaz. Bilincini ikiye bölme olasılığı yoktur. Ve hatta böyle bir olasılık olsaydı bile — böyle bir şey yoktur ama bu fikir yürütmenin hatırına bilincini iki parçaya ayırabilmiş olsaydın diyorum — diğeri hakkında derinlemesine düşünen sensindir; diğeri sen değilsindir.

Diğeri asla sen değilsindir.

Yahut diğer bir deyişle nesne asla sen değilsindir.

Seni bir nesneye dönüştürmek asla mümkün değildir.

Bu tıpkı bir ayna gibidir. Ayna seni yansıtabilir, ayna dünyadaki her şeyi yansıtabilir ama bu aynanın kendisini yansıtmasını sağlayabilir misin? Bu aynayı kendisinin önüne koyamazsın, onu karşısına koyduğun anda artık o, orada değildir. Ayna kendi kendini yansıtamaz. Bilinç tam olarak bir aynadır. Onu birtakım nesneler için odaklayarak kullanabilirsin. Bir konu hakkında derin düşünmek için onu kullanabilirsin.

İngilizce olan meditasyon (meditation) sözcüğü de doğru sözcük değildir. Ancak, tıpkı durumun aynı olduğu bu ülkelerde; Çincede ve Japoncada “dhyana” sözcüğünün kabul edildiği gibi, İngilizcede de kabul edilene kadar onu kullanmak zorundayız. İki bin yıl önce Budist rahipler Çin’e girdiklerinde, kendi sözcükleri olan jhana’yı tercüme edecekleri herhangi bir sözcük bulmak için çok çaba sarf ettiler.

Gautam Buda hiçbir zaman Sanskritçeyi kendi dili olarak kullanmamıştı, sıradan insanlar tarafından kullanılan bir dili kullanmıştı; onun dili Pali idi. Sanskritçe rahipliğin, brahminlerin lisanıydı ve onun devriminin temel parçası, rahipliğin bir kenara atılmasıydı; onun var olmak için bir gereği yoktu.

İnsan doğrudan varoluşla bağlantı kurabilir.

Bunun bir aracıyla olmasına gerek yoktur.

Aslında o bir aracı vasıtasıyla yapılamaz.

Bunu çok basit bir şekilde anlayabilirsin: Kız arkadaşını, erkek arkadaşını bir aracı vasıta- sıyla sevemezsin. Birisine, “Sana on dolar vereceğim; sadece git ve benim yerime karımı sev,” diyemezsin. Bir hizmetkâr bunu yapamaz, hiç kimse bunu senin yerine yapamaz; bunu sadece sen yapabilirsin. Aşk bir hizmetkâr aracılığıyla senin yerine yapılamaz; öyle olmasa zengin insanlar bu kirli işlere hiç bulaşmazlardı. Onların yeterli sayıda hizmetçileri, yeterli paraları vardır, onlar hizmetçilerini gönderiverirlerdi. En iyi hizmetkârları bulurlardı, niye kendilerini zora soksunlar ki? Fakat kendi başına yapmak zorunda olduğun birkaç şey vardır. Bir hizmetçi senin için uyuyamaz, bir hizmetçi senin için yiyemez.

Bir hizmetkârdan başka bir şey olmayan bir din adamı, nasıl seninle varoluş ya da Tanrı ya da doğa ya da hakikat arasında aracılık etsin? Papa’nın dünyaya en son mesajında bu, günahlar arasında sayılıyordu; Tanrı ile doğrudan bağ kurmaya çalışmak bir günahtır!

Tanrı ile, uygun görülen, bir şekilde onaylanmış bir Katolik rahip aracılığıyla temas kura- bilirsin; her şey doğru kanallar aracılığıyla iletilmelidir. Belli bir hiyerarşi, bir bürokrasi vardır; sen psikoposu, papayı, rahibi istediğin gibi devredışı bırakamazsın. Eğer onları devredışı bırakabilirsen, sen doğrudan Tanrı’nın evine giriyorsun. Buna izin verilmez, bu günahtır.

Polonyalı Papa’nın bunu bir günah olarak adlandırması, varoluş ya da hakikatin kendisi ile temas etmenin insanların doğuştan getirdiği bir hak olmadığını; bunun için bile uygun bir temsilciliğe ihtiyaç olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmesi beni gerçekten şaşırttı. Ve uygun temsilciye kim karar verecek? Üç yüz tane din ve onların hepsinin bürokrasileri, uygun temsilcilikleri vardır. Ve onların hepsi geride kalan iki yüz doksan dokuzunun sahte olduğunu söylüyor.

Ancak, din adamlığı sadece kendisini mutlak bir şekilde gerekli kılarsa var olabilir. O, mutlak bir şekilde gereksizdir ama o kendisini kaçınılmaz bir şeymiş gibi sana dayatmak zorun- dadır.

Şu an Polonyalı Papa, yine tura çıktı. Dün onun Katolik bir ülkedeki resmini gördüm. Toprağı öpüyordu. Medyadaki haberlerde ona şöyle soruldu: “Karşılama hakkında ne düşünüyor- sunuz?”

“Sıcaktı ama muhteşem değildi.”

Şimdi o adam, bir şeyler bekliyor olmalı; o, sıcak olanla tatmin olmamış; muhteşem bir karşılama, hoş geldin bekliyor olmalı. Ve o, “sıcak” dediğinde kesinlikle emin olabilirsin ki ılıktır; elinden geldiğince abartmaya çalışıyor. Öyle olmasa sıcak bir karşılama yeterince muhteşemdir; daha ne isteyebilirsin? Sıcak sosis mi? O zaman mı muhteşem olacak? Sıcak bir karşılama yeterlidir. Ancak, ben sorunun ne olduğunu biliyorum; o, ılık ya da belki soğuk bile olabilir.

Bu adam bu yıl, içinde tüm Katolik dünyasının psikoposları ve kardinallerinin olduğu Synod’u — Katolik senatosudur — bazı acil konular hakkında karar vermek üzere toplantıya çağı- racak. Ve sen bu acil konuların şunlar olacağından emin olabilirsin: Doğum kontrolü bir günahtır, kürtaj bir günahtır ve — daha önce hiç bahsi geçmemiş olan yeni bir günah — Tanrı ile doğrudan temas kurmaya çalışmak yeni bir günahtır.

Şimdi öne sürmüş olduğu tezi, onaylarını almak üzere Synod’un önüne koyacak; sonra bu bir metin halini alacak, neredeyse İncil kadar kutsal olacak. Şayet o, Synod tarafından ittifak halinde kabul edilirse, o zaman o aynı statüye sahip olur. Ve o kabul edilecektir, çünkü hiçbir rahip o yanlıştır demeyecektir, hiçbir kardinal o yanlıştır demeyecektir. Onların hepsi Papa’nın gerçekten orijinal bir zihni olduğu için son derece mutlu olacaklardır. İsa bile bunun farkında değildi.

Tanrı ile doğrudan bağlantı kurmaya çalışmanın günah olduğu haberini aldığımda Musa’nın yaptığı şeyin ne olduğunu merak ettim. Bu, doğrudan bir temastı; bir aracı yoktu, orada kimse mevcut değildi. Musa, Tanrı ile yanmakta olan çalılarda buluştuğunda gözü ile buna tanık olan kimse yoktu. O, Polonyalı Papa’ya göre büyük bir günah işliyordu.

İsa’nın temsilcisi kimdi? Bir temsilciye ihtiyaç vardı. O da dua ederek Tanrı ile doğrudan temas kurmaya çalışıyordu. Ve o, başka birisine onun için dua etmesi amacıyla para vermiyordu, o kendi kendine dua ediyordu. Ve o bir psikopos değildi, bir kardinal değildi, bir papa değildi; Musa da bir psikopos, bir kardinal, bir papa değildi.

Bunların hepsi Polonyalı Papa’ya göre günahkârlardı. Ve Synod onu imzalayacak — o imzalanmadan önce bunu söyleyebilirim — çünkü dünyanın her yanında rahiplik sallantı- dadır.

Ve varoluşun içinde, hayatın içinde tüm bu şeylerin ne anlama geldiğini sorgulamanın, senin doğuştan getirdiğin bir hak olduğu hakikattir.

Derin düşünce teoriktir, teoriler üretmeye devam edebilirsin... Ayrıca o senin sağduyunu da uzaklaştırır. Örneğin Immanuel Kant, dünyanın üretmiş olduğu en büyük felsefecilerden birisidir. O, hayatı boyunca herhangi bir değişikliği reddetmiştir — yeni bir ev, yeni insanlar, derin düşüncesini rahatsız ettiği gibi basit bir neden yüzünden — tek bir kasabada kalmıştır. Her şey tam olarak aynı olmalıdır; böylelikle o, derin düşüncelere dalmak için bütünüyle özgür olabilirdi.

O hiç evlenmedi. Hatta bir kadın ona teklifte bile bulundu ama o, “Bunun üzerinde düşünmek zorundayım,” dedi. Muhtemelen bu kendi kategorisindeki tek örnek olacaktı, normalde erkek teklif eder. Kadın yeterince beklemiş olmalı ve bu adamın teklif etmeyeceğini anladığında teklifi o yaptı. Ve o ne söyledi? “Bunun üzerinde düşüneceğim.” O, üç yıl boyunca evliliğin tüm olumlu noktaları üzerinde, evliliğin tüm olumsuz noktaları üzerinde derin derin düşündü ve sorun şuydu ki onların hepsi eşit, dengeli, birbirini götüren haldeydi.

Bu yüzden üç yıl sonra kadının evine gidip, “Benim için bir sonuca varmak zor, çünkü her iki taraf da eşit bir şekilde değerli, eşit ağırlığa sahip ve ben bir alternatifi diğerinden daha mantıklı, daha bilimsel, daha felsefi bulmadığım sürece hiçbir şey yapamam. Bu yüzden lütfen beni affet. Ve sen başka birisi ile evlenebilirsin,” demek üzere kapısını çaldı.

Kapıyı baba açtı. Kant, kızını sordu. Babası, “Çok geç kaldın; o evlendi, hatta şimdi bir çocuğu bile var. Sen bayağı bir felsefecisin; cevabını vermek için üç yıl sonra geldin!” dedi.

“Her neyse, cevap evet değildi. Ama kızınıza benim cevabı bulamadığımı iletebilirsiniz. Bulmak için çok çaba sarf ettim ama adil olmalıyım; olumlu sebepleri kenara koyup olumsuz sebeplerden vazgeçerek kendimi kandıramam. Kendimi kandıramam!” dedi.

Şimdi bu adam, eğitim vermek üzere üniversiteye her gün tam olarak aynı zamanda giderdi. İnsanlar ona bakarak saatlerini düzeltirlerdi, saniyesi saniyesine emin olabilirdin; o, saatin akrep ve yelkovanı gibi hareket ederdi. Hizmetkârı, “Efendim, kahvaltı hazır,” demezdi. Hayır, “Efendim, saat yedi buçuk,” ya da “Efendim, saat on iki buçuk,” derdi. Öğlen yemeği vakti demeye gerek yoktu, on iki buçuk ... sadece zaman söylenmeliydi.

Her şey sabitlenmişti. O, felsefe yapmak ile o kadar kaybolmuştu ki bağımlı hale gelmişti. Neredeyse kendi hizmetçisinin hizmetkârı olmuştu. Çünkü hizmetkârı onu her an, “Sizi bırakıyorum,” diye tehdit ederdi. Ve hizmetkârı, Kant’ın onun gitmesine dayanamayacağını biliyordu. Birkaç günlüğüne bu gerçekleşti. Tehdit ettiği için Kant, “Evet gidebilirsin, sen kendini çok önemli zannediyorsun; sen olmadan yaşayamayacağımı, başka bir hizmetkâr bulamayacağımı zannediyorsun,” dedi. Hizmetkâr, “Siz bilirsiniz,” dedi.

Fakat diğer hizmetkâr ile bu iş yürümedi çünkü o, zamanın söylenmesi gerektiği hakkında hiçbir fikre sahip değildi. “Efendim, öğlen yemeğiniz hazır,” derdi. Ve bu, Kant’ı rahatsız etmek için yeterliydi. Onun sabah erkenden saat beşte uyandırılması gerekiyordu ve hizmetkâra verilen talimat şuydu: “Seni dövsem, bağırsam ve defol, uyumak istiyorum bile desem bırakıp gitmemelisin, beni dövmek zorunda bile kalsan beni döv ama beni yata- ğımdan çıkart.”

“Beş demek, beş demektir; eğer yataktan geç kalkarsam sorumlusu sensin. Ne yapman gerekiyorsa yapmak için her türlü özgürlüğe sahipsin. Ve sana hiçbir şey söyleyemem çünkü bazen çok soğuk olur ve uykulu hissederim ... ama bu anlık bir şeydir. Buna takılmaman gerekir. Saati ve benim talimatlarımı izlemek zorundasın ve uykulu olduğum zamanlarda söylediğim şeyi önemsememelisin. ‘Git, ben kalkacağım!’ diyebilirim. Gitmemen gerekir, beni saat beşte yatağımdan kaldırman gerekiyor,” dedi.

Pek çok kez kavga etmek zorunda kaldılar ve hizmetkâr ona vurmak ve onu zorla yata- ğından çıkarmak zorunda kaldı. Şimdi yeni bir hizmetkâr bunu yapamaz, efendisine vuramaz. Ve talimatın kendisi çok saçma gelir. “Uyumak istiyorsan uyu; uyanmak istiyorsan uyan. Sizi saat beşte uyandırabilirim ama bu çok garip geliyor. Bu, güreşmek zorunda olmak garip geliyor.” Bu nedenle hiçbir hizmetkâr dayanamadı. Kant, aynı hizmetkâra defalarca gidip, “Geri dön! Sakın benden önce ölme, aksi takdirde intihar etmek zorunda kalacağım,” dedi. Ve bunun olduğu her seferinde hizmetkâr daha çok para ödemesini istedi. Ve bu böyle sürüp gitti.

Bir gün Kant, üniversiteye gidiyordu, yağmur yağıyordu ve ayakkabıları çamurda gömülü kaldı. Ayakkabıyı orada bıraktı, ayakkabıyı almaya çalışsaydı birkaç saniye geç kalabilirdi ve bu mümkün değildi. Ayağında tek bir ayakkabı ile sınıfa girdi. Öğrenciler, ne oldu diye ona baktı. “Ne oldu?” diye sordular. “Sadece, bir ayakkabım çamura gömüldü. Ama geç kala- mazdım; pek çok insan saatlerini benimle düzeltiyor. Ayakkabım önemli değil. Eve dönerken onu geri alacağım. Kim tek bir ayakkabıyı çalsın ki?” dedi.

Şimdi bu insanlar sağduyularını yitirmişlerdir; onlar başka bir dünyada yaşıyor. Ve onun teorik dünyası göz önünde bulundurulduğunda o, en tepedeki mantıkçıdır; onun mantığında hiçbir kusur bulamazsın. Fakat hayatında ... bu sadece deliliktir. Birisi yanındaki evi satın aldı ve Kant hastalandı, çok kötü hastalandı. Doktorlar sorunun ne olduğunu bulamadılar çünkü göründüğü kadarı ile bir hastalık yoktu ama Kant nerdeyse ölüm döşeğindeydi; bunun bir sebebi dahi yoktu.

Arkadaşlarından birisi geldi ve “Bir sorun yok. Görebildiğim kadarıyla komşu evi birisi almış. Ve onlar ağaçlarını yetiştirmişler ve böylelikle Kant’ın penceresi kapanmış. Ve o, Kant’ın kesin zaman çizelgesiydi, kesin zaman çizelgesinin bir kısmıydı; pencerenin önünde gün batımı saatinde durur ve gün batımını izlerdi. Artık ağaçlar çok büyümüştü, pencereyi kapamıştı. Onun hastalığının sebebi buydu ve başka bir şey değildi. Onun zaman çizelgesi bozulmuştu, tüm hayatı bozulmuştu,” dedi.

Kant ayağa kalktı, “Ben de bir şeyin yanlış olduğunu, neden hasta olduğumu düşünüyordum çünkü doktorlar bir hastalığım olmadığını söyledi. Buna rağmen ben ölüm döşeğindeyim. Sen haklısın, şu ağaçlar ... bu ağaçlar büyüdüğü için gün batımını göremiyorum. Ve ben bir şeyin eksikliğini hissediyordum ama neyin eksikliğini hissettiğimi bulamıyordum,” dedi. Komşularına danıştılar ve onlar istekliydi. Eğer sadece bu ağaçlar yüzünden büyük bir felsefeci ölecekse... Ağaçları kestiler ve ertesi gün Kant mükemmel bir durumdaydı. Onun zaman çizelgesi, programı bozulmuştu. Eğer o mükemmel durumdaysa o zaman o, derin düşünce için mutlak bir şekilde özgürdü. O, hayatının neredeyse bir robot gibi olmasını istedi. Böylelikle onun zihni sıradan günlük işlerden bütünüyle özgürleşiyordu.

Ancak, din derin düşünce değildir.

O konsantrasyon değildir.

O meditasyondur.

Ancak, meditasyon “dhyana” olarak anlaşılmalıdır çünkü İngilizce meditasyon (meditation) sözcüğü yine yanlış bir kavram ifade eder. Öncelikle İngilizcede onun ne anlama geldiğini anlamaya çalış, çünkü sen meditasyon dediğinde, sana “Ne üzerine meditasyon yapıyor- sun?” diye sorulabilir. Bir nesne olmak zorundadır; sözcüğün kendisinin bir nesneye doğru referansı vardır. Güzellik üzerine, hakikat üzerine, Tanrı üzerine meditasyon yapıyorum. Ancak sen basitçe, “meditasyon yapıyorum” diyemezsin; bu cümle İngilizcede tamamlan- mamıştır. Ne üzerine olduğunu söylemek zorundasın: Ne üzerine meditasyon yapıyorsun? Ve sorun da budur.

Dhyana, meditasyon yapıyor dahi değil, “ben meditasyon içindeyim” anlamına gelir. Eğer daha da yaklaşırsan, o zaman “ben meditasyonum” demektir; dyhana’nın anlamı budur. Bu nedenle Çin’de herhangi bir sözcük bulamadılar. Budist sözcüğü olan jhana’yı ödünç aldılar. Buda jhana’yı kullandı. O, dyhana’nın Pali dilindeki karşılığıdır.

Buda, halkın dilini kendi devriminin bir parçası olarak kullandı çünkü o, “Din sıradan olanı, yaygın olan dili kullanmak zorundadır. Böylelikle rahiplik basitçe dışarıda bırakılabilir, ona gerek yoktur. İnsanlar kutsal metinlerini anlar, insanlar sutralarını anlar, insanlar ne yaptık- larını anlarlar. Bir rahibe ihtiyaç yoktur,” dedi.

Rahibe ihtiyaç vardır çünkü o, insanların kullanamayacağı değişik bir dil kullanır. Ve o Sanskritçenin ilahî dil olduğu ve herkesin onu okumasına izin verilmediği fikrini dayatmaya devam eder. O tıpkı bir doktorunki gibi özel bir dildir. Hiç bunun üzerine düşünmüş müydün? Niçin doktorlar sürekli olarak Latince ve Yunanca sözcükler kullanıyor. Bu nasıl bir saçmalıktır. Onlar Yunanca bilmiyor, onlar Latince bilmiyor ama ilaçları ve ilaçlarının isimleri her zaman Yunanca ve Latincedir. Bu da rahiplerinkiyle aynı hiledir.

Şayet onlar halkın dilinde yazsalardı şu anki kadar ücret isteyemezlerdi. Çünkü sen, “Bu reçeteye mi, yirmi doları bu reçeteye mi istiyorsunuz?” diyeceksin.

Ve eczacı da çok para isteyemez çünkü o da bilir ki insanlar aynı şeyi marketten sadece bir dolara alabilirler ve sen elli dolar istiyorsun. Fakat Latince ve Yunancada sen onun ne oldu- ğunu bilmiyorsun. Şayet onlar “soğan” yazarsa sen “Şaka mı yapıyorsunuz?” diyeceksin. Fakat o, Yunanca ve Latince yazılır. Sen onun ne olduğunu bilmezsin; sadece o bilir ya da sadece eczacı bilir.

Ve onların yazma şekli de önemlidir. Onu senin okuyamayacağın şekilde yazması gerekir. Eğer sen onu okuyabilseydin bir sözlüğe bakıp ne anlama geldiğini bulabilirdin. Onun oldukça okunaksız olması gerekir, böylelikle ne olduğunu anlayamazsın. Aslında çoğu zaman eczacı onun ne olduğunu hiç bilmez ama hiç kimse cehaletini göstermek istemez, bu yüzden de sana başka bir şey verecektir.

Bir seferinde adamın biri aile doktorundan bir mektup aldı; mektup doktorun kızının evlilik davetiyesiydi.

Ancak, doktor sırf alışkanlıktan kendi tarzı ile yazmıştı; adam mektubun ne olduğunu anla- yamamış, okuyamamıştı. En iyisi, “Eczacıya gitmeliyim, çünkü önemli bir şey olabilir. Ve eğer doktora gidersem okuma bilmediğimi bile düşünebilir. Ben en iyisi eczacıya gideyim,” diye düşündü.

Eczacıya gitti ve mektubu verdi. Eczacı mektupla birlikte ortadan kayboldu ve on dakika sonra elinde iki şişe ile geri geldi. Adam, “Sen ne yapıyorsun? Bu bir reçete değildi, bu bir mektuptu!” dedi. “Aman Tanrım! Bu bir mektup muydu?” dedi.

Ancak o, gelin ve damadın iki şişe olduğunu sanmıştı. Bu yüzden bazı karışımlar hazırlayıp o iki şişeyi getirdi.

Buda, Sanskritçeye baş kaldırdı ve Paliyi kullandı. Pali dilinde dhyana, jhana’dır. Jhana, Çin’e ulaştı ve chan haline geldi. Onların başka bir sözcüğü yoktu. Bu yüzden onlar sözcüğü aldılar. Ancak, her dilde telaffuzun değişmesi kaçınılmazdır, o chan’a dönüşmüştür. Japon- ya’ya ulaştığında o zen halini aldı. Fakat o aynı sözcüktür, dhyana. Ve biz meditasyonu dhyana anlamında kullanıyoruz, dolayısıyla o, üzerinde meditasyon yaptığın — içinde düşün- düğün — bir şey değildir.

İngilizcede o, konsantrasyonla derin düşünce arasında bir şeydir. Konsantrasyon tek bir noktaya odaklanır; derin düşüncenin daha geniş bir alanı vardır. Ve meditasyon bu alanın bir kısmıdır. Belirli bir konu üzerinde derin düşünce halindeyken birkaç şey vardır; o zaman sen meditasyon yaparsın. İngilizcede meditasyon ile kastedilen şey budur. Konsantrasyon ve derin düşünce iki kutuptur; tam ortada meditasyon vardır. Ancak biz sözcüğü İngilizcedeki anlamı ile kullanmıyoruz, biz ona bütünüyle farklı bir anlam veriyoruz. Meditasyonun ne olduğunu açıklayan, benim her zaman sevmiş olduğum bir öykü anlatacağım.

Üç adam sabah yürüyüşüne çıkmıştı. Tepede durmakta olan bir Budist rahibi gördüler. Ve yapacak bir şeyleri olmadığından bu adamcağızın ne yaptığını tartışmaya başladılar. Bir tanesi, “Buradan görebildiğim kadarıyla, o birisinin gelmesini bekliyor. Belki de bir arkadaşı arkada kalmıştır ve o bekliyor, bekliyor ve bekliyordur,” dedi. İkinci adam, ona baktığında, “Sana katılamıyorum çünkü geride kalmış bir arkadaşı beklerken kişi arada bir, gelip gelmediğini görmek ve ne kadar bekleyeceğini anlamak için geriye bakar. Ama bu adam hiç arkasına bakmıyor, sadece orada duruyor. Ben onun birisini beklediğini düşünmüyorum. Hislerime göre bu Budist rahiplerin inekleri var,” dedi. Japonya’da sabah çayı için bir inekleri olur; aksi takdirde sabahın erken bir saatinde bir fincan çay için dilenmek zorunda kalırsın. Ve zen rahipleri günde en azından beş, altı kez çay içerler. Bu neredeyse dinî bir şeydir, çünkü çay seni uyanık, tetikte, daha bilinçli tutar; bu yüzden onlar manastırda bir inek bulundururlar.

İkinci adam, “Hissediyorum ki inek bir yerlerde kayboldu, otlaklara gitmiş olmalı ve o ineği arıyor,” dedi.

Üçüncü adam, “Aynı fikirde değilim çünkü birisi, bir ineği ararken bir heykel gibi durma ihtiyacı duymaz. Etrafta dolanmak zorundasın; bir o tarafa, bir bu tarafa bakmak zorun- dasın. O, başını bile sağdan sola hareket ettirmiyor. Yüzünü bir kenara bırak, gözleri bile yarı kapalı,” dedi.

Adama yaklaşıyorlardı, dolayısıyla onu daha net bir şekilde görebildiler. Üçüncü adam, “Bence senin söylediğin doğru değil; bence o meditasyon yapıyor. Ama kimin haklı olduğuna nasıl karar vereceğiz?” dedi. Diğerleri, “Sorun değil; ona yaklaşıyoruz, ona sorabiliriz,” dedi- ler.

Birinci adam rahibe sordu: “Arkada kalmış bir arkadaşınızı mı bekliyorsunuz?”

Budist rahip, gözlerini açtı ve “Beklemek mi? Ben asla bir şey beklemem. Herhangi bir şey beklemek benim dinime aykırıdır,” dedi.

Adam, “Aman Tanrım! Beklemeyi unut; sadece birisini mi bekliyorsunuz, söyleyin?” dedi.

“Benim dinim bir sonraki an hakkında dahi emin olamayacağını öğretir. Nasıl birisini bekle- yebilirim? Beklemek için zaman nerede? Kimseyi beklemiyorum,” dedi.

Adam “Birisini beklemeyi unut, sizin dilinizi bilmiyorum; sadece bana, geride bir arkadaş bırakıp bırakmadığınızı söyleyin,” dedi.

“Bu da aynı şey; dünyada hiçbir arkadaşım yok, dünyada hiçbir düşmanım yok çünkü onların her ikisi de birlikte gelir. Birini alıp diğerini bırakamazsın. Benim bir Budist rahip olduğumu göremiyor musun? Benim bir dostum yok, benim bir düşmanım yok. Ve lütfen çekip gidin, beni rahatsız etmeyin,” dedi.

İkinci adam, “Şimdi benim bir şansım olabilir,” diye düşündü. “Ben de bunu ona söylemiştim, ‘Saçmalıyorsun. O kimseyi beklemiyor, onun bir beklentisi yok. O bir Budist rahip, onun dostu yok, düşmanı yok.’ Haklısınız. Benim hislerime göre siz ineği kaybettiniz,” dedi.

Rahip, “Sen ilk adamdan daha da aptalsın. Benim ineğim? Bir Budist rahibin sahip olduğu bir şey yoktur. Ve ben ne diye başka birisinin ineğini arayayım. Benim hiç ineğim yok,” dedi.

Adam gerçekten utanmış gözüküyordu, ne yapmalı?

Üçüncü adam, “Artık tek bir olasılık var, o da benim söylediğim,” diye düşündü. “Meditasyon yaptığınızı görebiliyorum,” dedi.

Rahip “Saçmalık! Meditasyon bir eylem değildir. Kişi meditasyon yapmaz, kişi meditas- yondur. Doğruyu söylemek gerekirse, ki böylelikle aklınız karışmamış olur, ben basitçe hiçbir şey yapmıyorum. Burada hiçbir şey yapmadan duruyorum. Buna itirazı olan var mı?” dedi.

Adamlar, “Hayır, bir itiraz olamaz; sadece bu, bizim için bir şey ifade etmiyor ... hiçbir şey yapmadan burada durmak?” dediler.

“Fakat meditasyon budur; oturmak ve bedeninle, zihninle hiçbir şey yapmamak,” dedi.

Bir kez bir şey yapmaya başladığında ya derin düşünceye dalarsın ya konsantrasyona girersin veya eyleme geçersin ama merkezinden uzaklaşırsın. Hiçbir şey yapmadığında — bedenen, zihnen, her türlü düzeyde — tüm eylem kaybolduğunda ve sadece sen, sadece varlık kaldığında meditasyon budur. Onu yapamazsın, onu uygulayamazsın; sadece onu anlamalısın.

Ne zaman sadece olmak için vakit bulabilirsen, tüm eylemleri bırak. Düşünmek de eylemdir, konsantrasyon da eylemdir, derin düşüncelere dalmak da eylemdir. Sadece tek bir anlığına bile herhangi bir şey yapmıyorsan, sen son derece rahatlamış bir halde sadece merkezin- desindir; meditasyon budur. Ve sen bir kez bunun püf noktasını anlayabilirsen istediğin kadar bu halde kalabilirsin; en sonunda bu halde günde yirmi dört saat kalabilirsin.

Bir kez sen varlığının hiç rahatsız olmadan kalabilmesinin yollarını fark ettiğinde, sonrasında yavaş yavaş varlığın kıpırdamaksızın uyanık kalırken bazı şeyleri yapmaya başlayabilirsin. Bu, meditasyonun ikinci kısmıdır. Birincisi, nasıl sadece olunacağını öğrenmektir. Ve sonra küçük eylemler öğrenilir; yerleri temizlemek, duş almak ama kendini merkezde tutmak. Sonrasında karmaşık şeyler yapabilirsin.

Örneğin, ben seninle konuşuyorum ama benim meditasyonum bozulmaz. Konuşmaya devam edebilirim ama merkezimde tek bir kıpırtı dahi yoktur; o sadece sessizdir, son derece sessizdir.

Dolayısıyla meditasyon eyleme karşı değildir.

Hayattan kaçmak zorunda değilsin.

O basitçe sana yeni bir yaşam tarzı öğretir.

Sen kasırganın merkezi haline gelirsin.

Hayatın sürer; o, gerçekten daha yoğun bir şekilde — daha coşkulu, daha net, daha çok vizyon, daha çok yaratıcılıkla — sürer ama sen yine de kenarındasındır; sadece tepelerdeki bir gözcüsün, basitçe etrafında neler olduğunu görüyorsun.

Sen yapan değil, gözleyensin.

Meditasyonun tüm sırrı budur; sen bir gözleyen haline gelirsin. Eylem kendi düzeyinde devam eder, bunda bir sorun yoktur; odun kesmek, kuyudan su çekmek. Tüm küçük ve büyük şeyleri yapabilirsin, sadece tek bir şeye izin yoktur ve o da merkezin kaybedil- mesidir.

Bu farkındalık, bu gözlem gücü mutlak bir şekilde perdelenmeden, bozulmadan kalmalıdır. Meditasyon son derece basit bir şeydir.

Konsantrasyon, son derece karmaşıktır çünkü kendini zorlamak zorundasın; o yorucudur. Derin düşünce, biraz daha iyidir çünkü hareket edebilecek biraz daha fazla alanın vardır. Giderek daha da daralan dar bir deliğin içinde hareket etmiyorsun.

Konsantrasyonun tünel gibi bir görüş alanına sahiptir. Hiç, bir tünele baktın mı? Bir taraftan senin baktığın yerden büyüktür. Ancak şayet tünel üç kilometre uzunluğundaysa diğer taraf sadece küçük yuvarlak bir ışıktan başka bir şey değildir; tünel ne kadar uzunsa diğer ucu da o kadar küçük olacaktır. Bilim adamı ne kadar büyükse tünel o kadar uzundur. Onun odaklanması gerekir. Ve odaklanmak her zaman için gergin bir şeydir.

Konsantrasyon zihin için doğal değildir.

Zihin bir serseridir. O bir şeyden diğerine gitmek ister.

O her zaman yeni için heyecan duyar.

Konsantrasyonda zihin neredeyse hapsolmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’nda, niçin olduğunu bilmiyorum ama esirleri tuttukları yerlere, “Kon- santrasyon Kampı” demeye başladılar. Onların kendilerine ait bir anlamı vardı; onlar her türden esiri getiriyorlar ve orada konsantre ediyorlardı.

Fakat konsantrasyon, aslında zihninin ve bedeninin tüm enerjilerini getirip dar bir deliğe koyuyor. Bu yorucudur. Derin düşüncenin oynamak için, hareket etmek için daha çok alanı vardır ama yine de o, sınırsız değildir, sınırlı bir alandır.

Bana göre ve benim dinime göre meditasyon tüm alana, mevcut olan tüm varoluşa sahiptir. Sen izleyensin, sen tüm sahneyi izleyebilirsin. Hiçbir şeyin üzerine konsantre olma çabası yoktur, hiçbir şey üzerinde derinlemesine düşünmek için çaba yoktur. Tüm bu şeyleri yap- mıyorsun; sadece orada izliyorsun, sadece farkındasın. O bir hünerdir. O bir bilim değildir, o bir sanat değildir, o bir zanaat değildir; o bir hünerdir.

Bu yüzden bu fikirle oynamaya devam etmelisin. Tuvalette oturuyorsun, hemen hiçbir şey yapmadığın fikri ile oynamaya başla ve bir gün şaşıracaksın; sadece bu fikirle oynayarak o gerçekleşmiştir, çünkü o senin doğandır. Sadece doğru an... Doğru anın, doğru fırsatın ne zaman olduğunu asla bilemezsin. Bu yüzden oynamaya devam et.

“Benim başarım, doğru anda doğru fırsatları yakalamaktan ibarettir. İnsanlar ya gelecekteki fırsatları — onları yakalayamazsın — ya da geçmişteki fırsatları düşünürler. Onlar gittiğinde ve yolda sadece toz kaldığında, fırsatın kaçmış olduğunu fark ederler,” demiş olduğu için birisi Henry Ford’a sormuştu: “Fakat gelecekteki fırsatı düşünmezseniz ve kaçmış olan bir fırsatı düşünmezseniz, geldiğinde nasıl ansızın onu yakalayabilirsiniz? Hazırlıklı olmalısınız.”

“Hazır değil, sadece sıçramanız gerekir. İnsan onun ne zaman geleceğini asla bilemez. Geldiğinde sadece onun üzerine atlayın!” dedi.

Henry Ford’un söylediği şeyin çok büyük bir anlamı vardır. “Siz sadece sıçramaya devam edin. Beklemeyin, bir fırsat olup olmadığını umursamayın; sadece zıplamaya devam edin. Kişi asla onun ne zaman geleceğini bilemez. Geldiğinde üzerine atlayın ve eğer sürekli olarak geleceğe bakmaya devam ederseniz, ‘Fırsat ne zaman geliyor?...’ — Gelecek öngörülemezdir. Eğer, ‘Geldiğinde onu yakalayacağım,’ diye düşünür, beklersen sen onun orada olduğunu fark edene kadar o gitmiştir. Zaman uçup gider, o kadar hızlıdır ki sadece tozu kalacaktır.”

“En iyisi fırsatları unut, sadece sıçramayı öğren. Böylelikle...”

Sana söylediğim şey budur; sadece bu fikirle oynamaya devam et. Oynamak sözcüğünü kullanıyorum çünkü ben ciddi olmayan bir adamım. Ve benim dinim ciddi değildir. Sadece oynamaya devam et. Ve senin yeterince vaktin vardır.

Herhangi bir zaman; yatağında yatarken uykun gelmiyorsa bu fikirle oyna. Niçin uykuya takılasın; geleceği zaman gelir. Onu getirmek için hiçbir şey yapamazsın. Bu senin elinde değildir. O halde umursamaya gerek yok. Eğer bir şey senin elinde değilse unut gitsin. Bu zaman senin ellerindedir, niçin onu kullanmayasın? Soğuk bir gecede battaniyenin altında, rahat ve keyifle yatağında yatıyorsun; sadece bu fikirle oyna. Lotus pozisyonunda oturmana gerek yok. Benim meditasyonumda senin kendine eziyet etmene gerek yoktur.

Şayet lotus pozisyonunu seviyorsan, iyi; o şekilde oturabilirsin. Ancak, Batılılar Hindistan’a giderler ve lotus pozisyonunda oturmayı öğrenmek altı aylarını alır ve onlar kendilerine o kadar eziyet ederler ki. Ve onlar lotus pozisyonunu öğrendiklerinde bir şey elde ettiklerini zannederler. Hindistan’ın tümü bu pozisyonda oturur; hiç kimse hiçbir şey elde etmemiştir. Bu sadece onların doğal oturma biçimidir. Soğuk bir ülkede üzerine oturmak için bir sandalyeye ihtiyaç duyarsın, yerde oturamazsın. Sıcak bir ülkede bir sandalye kimin umurundadır? Herhangi bir yere oturursun.

Hiçbir özel pozisyona gerek yok, özel bir zamana ihtiyaç yok. Özel zamanlar olduğunu düşünen insanlar vardır. Hayır, meditasyon için değil; herhangi bir zaman doğru zamandır, sen sadece gevşe ve oyuncu ol. Ve şayet o gerçekleşmezse önemli değil, üzülme... Çünkü ben sana bugün olur ya da yarın olur, yahut üç ay ya da altı ay içinde olur demiyorum. Sana hiçbir beklenti vermiyorum çünkü bu, senin zihninde bir gerginlik haline gelecektir. O herhangi bir gün gerçekleşebilir, gerçekleşmeyebilir; bu senin ne kadar oyuncu olduğuna bağlıdır.

Sadece oynamaya başla; küvette hiçbir şey yapmazken neden oynamayasın? Duşun altında oturuyorken, hiçbir şey yapmıyorsun, duş kendi işini görüyor; sen basitçe orada duru- yorsun. Bu böylesi küçük anlarda sadece oyuncu ol. Yolda yürürken, yürüyüş beden tarafından yapılabilir; sana ihtiyaç yoktur. Bacaklar onu yapar. Rahat hissedebildiğin, gergin hissetmediğin herhangi bir an sana anlattığım şekli ile meditasyon fikriyle oyna. Sadece sessiz ol, kendi içinde merkezlen. Ve bir gün... Ve sadece yedi gün vardır, endişelenme!

Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ya da en geç Pazar gibi — yedi gün içinde — bir gün o gerçekleşecektir. Sadece sen bu fikirden keyif al ve bu fikirle yapabildiğin kadar çok oyna. Eğer hiçbir şey olmazsa — sana hiçbir şey vaat etmiyorum — bir şey olmazsa bu gayet iyidir, sen keyif aldın. Fikirle oynadın, ona bir şans tanıdın.

Ona bir şans tanımaya devam et. Henry Ford, “Zıplamaya devam et. Ve şans, fırsat geldi- ğinde üzerine atla,” dedi. Ben tersini söylüyorum. Sen meditasyona şans tanıyıp durmaya devam et. Ve doğru an geldiğinde ve sen gerçekten rahatladığında ve açık olduğunda o senin üzerine atlar.

Ve meditasyon senin üzerine atladığında asla terk etmez. Böyle bir olasılık yoktur.

Bu yüzden oynamaya başlamadan önce bir kez daha düşün.

Hiç yorum yok:

İzleyiciler

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar